Esxi Güncelleme – Upgrade

Merhaba, Vcenter ‘ınız yok ise Esxi güncellemek komutlarla daha rahat oluyor diye düşünüyorum.

Bu işlem için ESXi host’un SSH Servis’ini start duruma getiriyoruz. Bunun için Configuration > Security Profile > SSH > Start ile SSH Servisini başlatıyoruz.

Esxi sürümünüze göre : Yama sitesi : https://my.vmware.com/group/vmware/patch#search
Not : Üyelik gereklidir.

İndirdiğiniz ESXi patch dosyasını uygun bir datastore’a upload etmeniz gerekiyor ardından . Yama dosyası bir .zip dosyasıdır.
Not : Bunu Extract etmeden direk upload etmeniz gerekmektedir.

Yükledikten sonra Putty ile bağlanıp (ssh) Komut :
esxcli software vib install -d /vmfs/volumes/datastoreisminiyazin/esxisurum.zip
datastoreisminiyazin : burayı değiştirmeyi unutmayın.

Güncelleme bilgileri gelecek üst kısımlara doğru : Reboot Required: true yazar.

İşlem başarılı bir şekilde yapılmıştır. Ardından putty de

reboot komutu yazılarak, sunucu yeniden başlatılır.

80244022 Hata Kodu – Windows Update

Özellikle Wsus kurulu sunucularda meydana gelmektedir.

Çözümü;

 

Regedit :> HKEY_LOCAL_MACHINE\SOFTWARE\Policies\Microsoft\Windows\WindowsUpdate\AU

UseWUServer daki degeri 1’den 0 yapıyoruz.

services.msc den (servislerden ) Windows Update Service yeniden başlat diyerek.

Daha sonrasında Güncellemeleri denetle diyoruz..

 

 

Milli Siber Güvenlik Takımı

Başkomutanımız yine istikamet belirledi “Yerli milli olmayan yazılım artık kapımızdan içeri giremez!”. “Bunun ne önemi var” diyenler olabilir…. Bugün kullanılan tüm silahların yazılımla kontrol edilebildiğini önce bir masaya koyalım. Yani bir top atışı bile bilgisayar yazılımına girilen bilgilerle yapılıyor, topu yazılım yönetiyor yani! Afrin’de PKKnın inlerini hallaç pamuğu gibi atan 155mmlik Fırtına Obüslerimiz nişan alma ve atışlarını, askerlerimizin kullandığı yazılımlarla yapıyor. O topun yazılımı yerli ve milli olmaz da yabancıların yazılımlarını kullanırsak o top, doğru nişanı hiçbir zaman alamayacaktır, yani aldırmayacaklardır! Düşmanlarımızın etrafımızdaki hain konuşlanmaları gördüğü halde bundan şüphe duyanın da aklına şaşmak gerek. O yüzden başkomutanımızın %100 yerli milli yazılım manifestosu yeni bir çağın işaret fişeği olarak okunmalıdır.

Peki biz yazılım güvenliği konusunda neredeyiz, önce bir röntgenimizi çekelim.

Son dönemde bakanlıkların, kurumların ciddi miktarda “Siber Güvenlik Uzmanı” aldığını görüyoruz. Yıllardır, siber farkındalık oluşturmaya çalışan bizler için bu adımlar gerçekten büyük adımlar. Fakat geçtiğimiz dönemde birçok konu amacına uygunluğun dışında kullanım yöntemleri olduğundan çok daha farklı boyutlara ulaştı. Siber güvenlik de bunlardan bir tanesi haline geldi. Bu konuda Bilgi Güvenliği Uzmanı İsmail,Refik ve Hakan kardeşlerimle konuşmaya başladık. Ben de hayallerin güzel, gerçeklerin ise acı olduğu tabloyu sizinle paylaşmak istedim.

Devlet olarak şu an ne durumdayız? Diğer ülkeler ne durumda? Kıyaslama yapmak mümkün mü?

Öncelikle, yıllar öncesinde “Siber” dediğimizde, bunun bir hiç olduğunu düşünenler, “bilgi güvenliği” dediğimizde bu olayı çok abartıyorsunuz diyen insanların platformlarda çıkıp bilgi güvenliğinin önemini anlatır hale gelmesi mutluluk verici bana göre. 3 adım attık, 3 adım sıfırdan büyük diye sevinecek miyiz? Tabiki hayır. Rakiplerimizin depar attığı, ciddi bütçelerin ayrıldığı ve projelerin geliştirildiği fakat bizim çok geriden başladığımız bir sektörden bahsediyoruz.

Dünya’daki 500 siber güvenlik ürünü sıralamasında, Türkiye’den kaç tane ürün var? Sıfır. İlk 500 tane firmadan bir tane firma dahi sıralamada yok. Neden? Anlatayım.

Dünya’da yeni eğilim bilgi güvenliği… Bizim bir ülke ile silahla savaşmamızdan çok daha önemli olan şey, o ülkenin planlarını, verilerini ele geçirebilmek. O ülkelerde kimin söz sahibi olduğu, kimlerin ne zafiyeti olduğu, kimlerin kimlerle suç ortaklığı içinde olduğu, kimlerin bilinmesi istenmeyen işler yaptığı gibi birçok bilgiden bahsediyorum. O ülkenin istihbarat faaliyet alanları, o ülkedeki insanların sağlık verileri, o ülkedeki insanların biyolojik verileri, o ülkedeki insanların banka verileri ve dahası. Hatta ve hatta ülkenin, enerji alt yapılarını yöneten SCADA sistemleri… Bu bilgileri elimizde aldığımızda, bir ülkeye yapılacak olan diplomatik ziyaret öncesinde, devlet büyüklerinin bu bilgilerle konuşuyor olması, ima ediyor dahi olması ülkeler arasında çok ciddi krizlere sebep olacak ve hatta savaşarak elde edilemeyecek kazanımlar elde etmemize sebep olacak durumları barındırıyor. “Bilgi Güvenliği” konusuna bakarken, göz ardı edilmemesi gereken konu, savunma değil saldırı ve veri havuzları olmalı. Bahsettiğimiz 500 siber güvenlik şirketinin de kurulmasında, büyümesinde, Dünya’da lider konuma gelmesinde ülkelerindeki bu algı, bu motivasyon ve ülkelerinin istihbarat örgütlerinin destekleri vardı. Bir ülkeye sızıp, o ülkeden veri çalmaktan daha kolayı, siber güvenlik ürünleri, sosyal medya platformları, (gereğinden fazla) akıllı cihazlar geliştirip, onları o insanların hayatlarının en içine sokmak değil mi? Twitter, Facebook, WhatsApp kullanmayan kaç kişi var? Eşinizle mahrem yazışmalarınızdan, ihale konularına her şey o platformlarda dönmüyor mu? Doktorların, Milletvekillerinin, Bakanlıkların kendi aralarında onlarca, yüzlerce, binlerce WhatsApp gruplarının olması hayatımızın en içine girdiklerini göstermiyor mu? Hepimizin cebinde akıllı telefonlar yok mu? Hatta artık akıllı saatler… Arkadaşlarınızla konuştuğunuz A konusu ile alakalı 1-2 saat sonra Facebook’ta A ürününde %20 kampanya var reklamlarının arkasında, sizi 7/24 dinleyen Siri gibi teknolojilerin varlığı yatıyor. Siri’yi kapattığınızı zannettiğiniz buton, yine Siri’nin yapımcısı firma tarafından tasarlanıyor. Peki, siber güvenlik ürünleri? Onlar da, bakanlıklarımızın, savunma sanayi firmalarımızın ve buna benzer yüzlerce şirketin/kurumun verilerini koruma(!) görevi üstlenmiyor mu?

Biz “Bilgi Güvenliği” öneminden bahsederken, ülkemizdeki bazı güzel kardeşlerimiz de bunu çok güzel bir sektör olarak gördü. Üniversitelerden akademisyenler, bürokratlarla birlikte şatafatlı “siber organizasyonlar” düzenleyerek, o ilk 500’deki çoğunun da yabancı istihbarat kaynaklarının yönettiği ürünleri 1 liraya alıp, “ülke güvenliği için” 3-5 liraya satmaya başladı. Türkiye’de siber güvenlik diye bir Pazar oluştu ama oluşan Pazar, ne ülke güvenliğini sağlamaya yaradı, ne insan yetiştirmeye ne de ürün geliştirmeye… Bu açık pazarda, tabiri caiz ise, birileri devlete/devleti satarak para kazanmaya başladı. Bunun daha hafif bir tabiri yok. Yukarıda bahsettiğimiz konular gündemdeyken, ülkesine getirip zoraki bu cihazları satmanın, ülkenin verilerini satmaktan başka bir işe yaramadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum.

Asıl konumuza gelecek olursak, “Siber Güvenlik Uzmanı” olarak devlet kurumlarında iş başı yapan insanların, yabancı siber güvenlik ürünlerini konfigüre etmekten başka bir iş yapmadığını / yapamadığını üzülerek görüyoruz. İçlerinden yetenekli olup, devleti için çalışan kısmı tenzih ederek söylüyorum.

Benim hayalimdeki yapı, “Milli Siber Güvenlik Takımı” şeklinde aslında. Milli takımda olduğu gibi, farklı farklı yerlerden, farklı yeteneklerdeki insanların bir araya toplandığı, sadece “liyakat” hususunun ön planda tutulduğu, geniş bir yetkilendirme ağı bulunan bir ekip hayal ediyorum.

Türkiye Futbol Federasyonu TFF’nin, “Türkiye A Milli Takımı” için, kadrolu futbolcu ilanı açıp, KPSS ile milli takıma futbolcu seçmesi ve milli takımı da oradaki alımlardan oluşturduğu bir senaryo hayal edin? Kafanızda canlanan senaryo ile devletin siber güvenlik uzmanı alıyoruz dediğinde benim kafamda canlanan senaryo aynı. Maalesef, üzülerek söylüyorum bunu…

O zaman biraz hayal dünyasına dalalım, avantacıların olmadığı bir dünya sonuçta J

“Milli Siber Güvenlik Takımı” adı altında, takımlar düşünün. Türkiye’de siber güvenliği kontrol edecek bir takım. Kurumlara onay verebilecek gücü olan bir takım. BTK Bünyesinde yapılan işler bunun muadili değil. BTK şu an, Başkan Ömer Fatih Sayan ile devlet yapısına rağmen bir atılım süreci içerisinde, güzel işler yapılmaya çalışılıyor. Fakat bu hayal ettiğimiz yapı, devlet himayesinde olmasına rağmen, devlet/bürokrasi mağduru olmayan bir yapı olmalı.

Türkiye’de alınacak Siber Güvenlik Ürünleri, kullanılmadan önce bu kurumdan akredite olmalı. Bahsettiğim akreditasyon, “bizim şurada arkadaş var, bu ürünü geçirip Türkiye’de satarız” şeklinde değil de, sonuna kadar incelenerek kişisel çıkarlarla değil, sadece ülkenin milli çıkarları doğrultusunda onay alabiliyor olmalı.

Bu yapının asıl amacı, savunma değil saldırı olmalı. Savunma gücü, kendi başına kaliteyi tetikleyecek bir yapı değil maalesef. Bilinenlerin uygulanması, bilinenlerin git gide erimesi anlamına gelmekte. Siber Güvenlik sektörünün, her geçen gün daha da geliştiği aşikâr. O konuda, savunma alanında kalan kişi yenilikleri takip edememekte, bildikleri üzerinden bir şeyler ortaya koymak durumunda kalmaktadır. Saldırı öncelikli bir siber güvenlik uzmanı için, yeni çıkan her gelişme yeni bir saldırı silahı, yeni gelişen her konu onun bir adım daha ileri atması için bir zıplama tahtasıdır. Saldırmak, insanı her açıdan geliştirdiği gibi, saldırırken karşılaşılan zorlukları aşabilmek için, sürekli araştırma sürekli bilgiyi tazeleme, sürekli bir şeyler geliştirebilme durumunda kalınabilmesi gerekiyor. Bu da bilgi seviyesi olarak, sürekli olarak en üstte olmayı zorunlu hale getiriyor. Savunma alanında ise gerekli kontrolleri yapıp sistemi güvenli hale getirdikten sonra, gelişmelerden kopma ve yavaş yavaş bilgilerin hafızadan silinmesi durumları meydana geliyor. Maalesef, devlet kurumları tarafından alınan siber güvenlik uzmanları da, saldırı alanında kalamadıkları için, sürekli olarak gerileme dönemine geliyorlar. Bu biraz daha yarış atlarının durumuna benziyor. Yarış atımız var demek için yarış atı almak, o yarış atının istediğimiz zaman, istediğimiz performansı verebileceği anlamına gelmiyor. Yarışlara katılmayan, sürekli koşmayan, sürekli bir adım daha fazla atmayan bir yarış atı, belli bir zaman geçtikten sonra artık yürümeye bile imtina eder hale gelebilmektedir. Bu uzmanlar, saldırmaktan keyif alan, kendini sürekli olarak geliştiren ve mesai kavramına takılmayacak insanlardan oluşturulmalıdır.

Ülkemizde, devletin en büyük şirketlerinin ağlarından bile onlarca exploit tespit edildiği günleri yaşıyoruz. Şirketin faaliyet gösterdiği sektör ise, en kritik sektörlerden bir tanesi maalesef. Ülke olarak, öncelikle mevcut durumumuzun fotoğrafını çekerek, acı gerçekle zor da olsa karşılaşmamız gerekiyor. Bundan önce, kurumlardaki “şu sisteminizde açık gördük, düzeltir misiniz” dediğimizde tehdit mi ediyorsunuz cevabı almayacağımız, “ülkenin kurumuna yaptığın katkıdan dolayı teşekkür ederiz” diyebilecek olgunlukta insanların yönetici pozisyonuna gelmesi gerekiyor. Bu açıdan, BTK’nın son zamanlarda USOM üzerinden yaptığı hamleler, BTK’da Daire Başkanı olan Gökhan Evren’in kişisel gayretleri takdire şayan. Ya da Gazi’den Bünyamin Ciylan. Ya da Adnan Albay.. Bilerek isim veriyorum ki, ülke için gerçekten bir şeyler ortaya koymaya çalışan insanların da artık en az diğerleri kadar isimleri ön plana çıksın. Bu işlerin daha sistematik, daha hızlı ve daha verimli olabilmesi için, devlet kurumlarımıza en hırçın PKK’lı, en hain FETÖ’cü motivasyonu ile “saldırabilecek” personellere ihtiyacımız var. Savunma mantığı ile 10 açıktan bilinen 3 tanesi bile yakalanırsa, o bile kardır. Ama aynı motivasyonla, aynı bilgi ile sisteme saldırmak, göremediğimiz onlarca açığı da görebilmemizi sağlayacaktır.

Yerli ürünler konusuna tam da bu noktada değinmek istiyorum. Yerli ürün geliştirmek, aslında bir ihtiyaçtır. O ihtiyacı hissedebilmek için, o ihtiyacı oluşturacak zafiyeti görebiliyor olmamız gerekiyor. Türkiye olarak, bahsettiğimiz gibi bir yapıdan geçecek siber güvenlik ürünleri “RET” yediğinde, oturup o uygulamaların belki daha kötüsü bile olsa, alıp yeniden geliştirip kullanabiliyor olmamız gerekiyor. Bu yapıda, bu hassasiyetle, bu gayretle çalışmaya başladığımızda, yıllar sonra elimizde muhteşem bilgi havuzları ve uygulamalar istemeden dahi olsa oluşacak. Geriye onları alıp, ürünleştirip süsleyip satabilmek kalıyor…

Türkiye’deki avantacılar da gerçekten milli bir ruh ile hareket etmek istiyorlarsa, Türkiye’de geliştirilen siber güvenlik ürünlerini yurt dışına satarak işe başlayabilirler. 1 liralık ürünü ister 5 liraya, ister 10 liraya satsınlar. Ama bunu bizim ülkemize yapmasınlar.

Devletin tüm kurumlarını, hastanelerini, enerji altyapılarını, havacılık sektörü firmalarını %99,99 güvenliğe yaklaştırabilecek seviyede kritik seviyede hassasiyetle davranan yapı, inşallah bir gün hayalden öteye geçebilecektir.

Bu yapının, şeffaf olmaması da gerektiğini düşünüyorum. Benim ülkemin devlet başkanı, bir ülkeye karşı konuşma yapacağı zaman ya da o ülkeye ziyarette bulunacağı zaman, gideceği ülke ile alakalı her türlü kritik alt yapı raporları, siyasi durumlar, siyasilerin kendi içlerindeki o görüşmeye dair yazışmalar gibi birçok veriyi raporlayıp, eline tutuşturabiliyor olursak ve ülkemizdeki güvenliği de en üst seviyeye çıkartabiliyor olursak, işte o zaman ülke olarak siber güvenlikte de “Türkiye” olarak biz de varız diyebileceğiz.

Çok değil 100 yıl önce düşman askerlerinin çiğnemeye cüret ettikleri topraklarda yaşıyoruz. Sevr karanlığı yine afakımızı sarmış durumda sanki. Burnumuzun dibindeki Suriyeyi yerle yeksan eylediler, taş taş üstünde bırakmadılar ve bu şeytanlar hala oralarda. 15Temmuzda bu ateşi evimize salacaklardı ama Murad-ı İlahi müsaade etmedi, Rahman milletin kalbine sekineler yağdırdı ve millet gövdesini siper etti. Maşalarla yapamadıklarını bizzat yapmak için geldiler, çevremize yığınak yapıyorlar. Sadece Suriye değil, Polonya ve Bulgaristan’daki ABD üsleri savaş konumu olan DEFCON-3’e geçirildi ve yığınak aralıksız devam ediyor. Allah’ın elçisinin “Düşmanın silahıyla silahlanın” vasiyetine uymak artık bizim için ekmek su gibi elzem olmuştur. Bu silahları yapmak da yerli ve milli yazılımdan ve bilgi güvenliğinden geçmektedir. İhmalin ihanet olacağı bu hassas alanda çalışacak ekipler özenle seçilip, sevk ve idare edilmelidir.

Sefer bizden, Zafer Allah’tan!

Feylesof Rıza

Cifir Savaşları

Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Meali; Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Başta İmam-ı Şafii olmak üzere bir çok imam ve alim bu ayet-i kerimeden “Küfür tek Millettir” sonucuna varmışlardır. Yazımızı okurken bu ayeti kerimeyi de bu sonucu da aklınızın bir köşesine kazıyın ve bu bilinçle okuyun.
Allahuekber velillahil hamd.
Allahuekber!
Bir yazı kaleme almadan önce yazıda geçecek olan bir çok hususun okuyucu tarafından temel anlamda da olsa bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden ara ara tarihe yolculuklar yapabiliriz.
Tarih okurken bugünle mutlaka bağdaştırın. Mutlaka bir yerden bir şeyler çıkacaktır. Bugün olanların aynısının veya benzerinin geçmişte de olduğuna şahitlik edeceksiniz. O kadar net ki her şey, görmemek için kör olmak gerekir. O kadar net ki, at gözlüklerini çıkarmak gerekir. Hazır mısınız?
Bize hep saldırdılar. Biz hep tuzak kurulan olduk. Biz hep sırtından vurulan olduk. Biz hep ihanet edilen, arkasından iş çevrilen, ihmal edilen, görmezden gelinen olduk. Ama şunu unutmayın. Bütün bunlara rağmen biz hep KAZANAN TARAF olduk. İşte onları çıldırtan da hep bu oldu. Pusu kurdular belki. Şehitler verdik belki. Suikaste gittik belki ama bize kazandıran da bu şehitlerin varlığı olmadı mı? Tarihe bakın, geçmişe gidin. 1400’lü yıllarda da saldırmışlardı. Allahın sıfatını kendisinde taşıdığını iddia eden Fazlullah Esterâbâdî isimli bir İran beslemesi Yıldırım Bayezid’e suikastlar düzenlemiş, kurduğu Hurufi tarikatı ile Hanedanın içine kadar girmeyi başarmıştı. Sultan Bayezid vefatından bir kaç yıl önce Fazlullah Esterâbâdîyi astırsa da Hurufi tarikatının uzantıları Fatih Sultan Mehmet zamanında sarayda önemli konumlara sahip olmuş ancak ne Sultan’a ne de Devlet’e başta Allah’ın inayeti, sonra da devrin âlimlerinin uyanıklığı sebebi ile zarar verememişlerdi.
Kılıç kullanmıyorlardı. Zehir kullanmıyorlardı. Akıl ve ilimden başka silahları olmayan bu insanlar Peygamber Efendimizin Hz. Ali’ye öğrettiği ve günümüze kadar gelen Cifir ilmini çok aktif bir şekilde kullanıyor, bunu zehirli sözlerle (SİHİR) bir araya getirerek devleti devirmeye çalışıyorlardı. Devlet yönetmek kolay değildi. Sadece kas gücü yetmiyordu. Kılıçlar, süvariler, toplar, yüksek surlar yetmiyordu. İlim adamlarını da yanından ayırmamak gerekirdi. Düşmanın silahı ile silahlanmak için bir ilme daha ihtiyaç vardı. 1100 yılından sonra Doğunun zenginliklerini çalmak için akın akın Kudüse gelen Fransız Soylusu Hugues de Payen önderliğinde yaklaşık 10 şövalye Kudüs’te bir mağaraya denk geldiler. Mağaranın girişi bir yamacın dibinde olduğu için, önü de yüksek çalılıklarla kapanmıştı. Mağarayı keşfeden şövalyeler derinlere gittikçe öyle bir şey buldular ki bu onlar için Kudüsten de, doğunun bütün zenginliklerinden de çok daha önemliydi. Buldukları şey Hz. Süleyman’ın cinleri dahi kontrol altına alabildiği öğretilerin olduğu bir kitaptı. İşte bu kitap yaklaşık 50 yıldır Holywood filimlerine de konu olan kara kaplı sahafın temsil ettiği gerçek kitaptı. Bu kitaptaki ilim kara ilimdi. İnsana doğa üstü bazı varlıkları kontrol etme gücü veriyordu. Sözlerin ve harflerin gücü sihirle birleştiği zaman Allah muhafaza insanın yapamayacağı şeyler nadirdi. Daha sonra Tevratı tahrif edip yerine Kabalayı koyan sapık yahudiler de Kabala’yı bu öğretiler üzerine temellendirmişlerdi. Bu öğretiler o kadar cezbediciydi ki Hz. Musa ümmetini bir kaç gün bile yalnız bırakıp dağa çıksa, döndüğünde ümmetini sihire bulaşmış, kabalaya tapmış buluyordu. Bu alıkoyamadıkları öğretiler yüzünden Hz. Harun da Hz. Musa’dan tokat yemişti. Bir lanet gibi yahudilerin üzerine çöken bu öğretilerin, kabalanın kaynağını bu 10 şövalye bulmuştu. Buldukları an orada durmadılar. Güney Batı’ya çekilerek ellerindeki bütün altınlarla işçi toplayıp büyük bir tapınak yaptırdılar. Bu tapınak ulaşılması güç, o zamanın teknolojisi ile zaptedilmesi imkansız bir kale gibiydi. Normal şartlarda bile bir insan yardım olmadan o tapınağa ulaşamazken, dışarıdan müdahele edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte bu tapınakla beraber Fransız Soylusu Hugues de Payen şövalyelerine Tapınak Şövalyeleri ünvanını verdi ve başta Avrupa olmak üzere bütün dünyayı zehirlemeye başladı. Hikaye bu şövalyelerin Avrupa dahil bütün dünyaya yayılması, ekonomik kaynakları ele geçirmesi, Simya ilmine sahip olması (parantez : simya ilmi toprağı bile altına çevirebilme gücü dahil bir çok metafizik olayı kapsar ki şu anda dünyada bu ilmi bilenlerin sayısı bir elin parmağı kadardır) ve sonunda Osmanlıyı yıkarak dünya düzenini kurmalarına kadar devam eder. Bu şövalyelerin uzantıları bugün ki Rotschield, Rockerfeller, Mitshubishi, Monsanto gibi ailelerdir.
Konudan konuya geçmiyorum. Anlattıklarım tamamen kronolojik ve tarihi gerçekler. İnanmayanlar tek tek isimleri, tarihleri, olayları araştırabilir. Varsa bir çelişki yazabilir. Keşke konuyu baştan ve tamamen, tek ayrıntıyı atlamadan anlatma imkanım olsa ama bunun için koca bir kitap, hatta kitaplar silsilesi yazmak gerekir. Neyse devam ediyorum.
Zaman geçtikçe Hz. Süleyman’ın tapınağının derinliklerinde bulunan bu kara kaplı kitabın muhtevası da nesilden nesle aktarıldı. Bu ilimler sadece Müslümanlar değil Allah inancını taşıyan Hristiyan ve Yahudilere karşı da kullanıldı. Yine bizzat Yahudi olduğunu iddia edenler tarafından. İşte Yahudi ile siyonisti birbirinden ayıran nokta da burasıydı. Siyonistler tapınak şövalyelerini kucaklamış ve davalarında bu öğretileri kullanabileceklerini düşünmüşlerdi.
Osmanlı zamanında başta Hacı Bayramı Veli hazretleri olmak üzere bir çok rehber başta cifir ilmi olmak üzere, kabala öğretileri ve ebced ile de devletin bekası için meşgul olmuşlar, ileride olabilecek bazı şeylere işaret etmişlerdi. Bu yüzden Tapınak şövalyelerinin hedefinde sürekli Müslüman alimler vardı. İbn’i Arabi, Gazali, Hacı Bayramı Veli gibi bir çok rehber hayatları boyunca yüzlerce suikasta maruz kalmışlar ancak Allah’ın izni ile hepsinden kurtulmuşlardı. Bu alimleri ortadan kaldırmak istemelerinin sebebi bu alimlerin kurduğu savunma mekanizmasıydı. Yazımızın belki de en önemli kısmı burası. Bütün bu ilimleri bilmenin tek anlamı dışarıdan gelecek saldırılara karşı yine aynı ilimlerle savunma hattı oluşturmak, Devleti Âli Osmaniyeyi ve kumandanı yani sultanı korumaktı. Ve defalarca da korudular. İstanbulu fethetmek bize nasip olacak mı diye soran 2. Murad’a “Padişah’ım sana İstanbul’u almak nasip değildir. Fakat Yüce Peygamber’in hadisinde de belirttiği gibi İstanbul mutlaka fetholunacaktır. İstanbul’u senin şu beşikte yatan şehzaden Mehmed’le yanımızda oturan müridimiz köse Akşemseddin alacaktır. Fethi mübin bu ikisine nasip olacaktır. Ben dahi bu fethi göremeyeceğim” diyen Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bunu cifir ve ebced ile çözdüğü tartışılmaz bir gerçektir.
Dostlar günümüzle ve başlıkla bu olanların ne ilgisi mi var?
Anlatayım. Aslında nerden başlayacağımı çok bilmiyorum. Erdoğan’ın attan düşme sebebini mi anlatayım. Buna sebep olan Londra’da uzun yıllardır yaşayan ve İngiltere’nin beslediği İranlı mollanın ismini mi vereyim? Tahşiye operasyonlarında yakalanan Kör Hoca Molla Muhammedin neden ortadan kaldırılmak istendiğini mi yazayım? Makam aracında üzerine kapı kilitlenen Başbakan’ın maruz kaldığı bu olayın aslında yine kara sözlerle işlenmiş suikast olduğunu mu anlatayım? Erdoğana Pensilvanyada yapılan bedduanın normal bir beddua olmadığı ve cifir ile kabaladaki ritüellere göre yapıldığını mı anlatayım? Yapılan bütün bu operasyonlara karşı Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in yine 3 tane molla (Mela Muhammed, Mele Abdullah ve Mele Şirin) ile beraber kurdukları savunma hattını mı anlatayım? Bütün bu beddua seanslarına karşı alınan önlemleri mi?
Fantastik bir filim gibi geliyor değil mi size? Turgut Özal’ı hatırlayın o zaman. Özal’dan alınan örnekler üzerine yapılan bütün analizler zehirlenmediği ama bir sorun olmadan öldüğünü göstermekte. Özalı nasıl öldürdüler sizce? Yıllar önce 2014 yılında Gülen örgütünün sonunun geleceğini yazan Kör Molla Muhammedin hangi ilmi kullanarak bunu kaleme aldığını düşünüyorsunuz?
Soru sormadan anlatamam işte. Allah-u alem elimde bu örnekler olmasa size nasıl anlatacaktım onu da bilmiyorum. Ama bana susma Bisimit diyorlar. Yaz diyorlar. Yazayım da kime yazayım? Yazacak çok şey olunca ve işin içinde bizim doğa üstü dediğimiz ama aslında Kur’an ile sabit varlık ve ritüeller olunca sadece susup ölesi geliyor insanın.
Tekrar konuya geçelim. Erdoğan’ın attan düşme olayını basit gören bizler bazen güldük, bazen ah,vah ettik. Bu düşüşü atın huysuzluğuna bağlayacak kadar aptaldık. Evet maalesef aptaldık. Bu düşüşün arkasında yıllardır Londra’da İngiliz sermayesi ile kendine kanal kuran, akşama kadar kanalında Hz. Ebubekire, Hz. Ömere, Hz. Aişeye küfür ve lanet okuyan Yasser Al-Habib olduğunu nereden bilebilirdik? Bu bir deneme atışıydı. Ve başarılı oldular. Bu bir uyarı ateşiydi. Ve uyardılar. Bu düşüşü analiz eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez bunun normal bir düşüş olmadığını anlamıştı. Mehmet Görmez normal bir profesör değildi. Medresede diz çökmüş. Büyük mollalardan ilim tahsil etmişti. Eski usullere göre medresenin tozunu yutmuş, yaman bir alimdi. Hemen hiçbirimizin bilmediği, unvanında ne doktor, ne doçent ne de profesör olmayan danışmanlarını topladı. Bunlar Doğu’nun önde gelen medreselerinin yaman Mollalarıydı. Bu düşüşün tamamen bir saldırı olduğu kanaatine vardılar ve hemen ardından Özal’ın ölümünün tekrar araştırılmasını talep ettiler. Özal’ın üstüne bu kadar düşme sebebi buydu. Amaç katilleri bulmak değil, ortada kabala ve cifirden başka katil olmadığını ıs-bat ederek ikinci bir suikasta karşı önlem almaktı.
Özal’ın otopsisini yapanlar kesinlikle zehirlenme olmadığını tekrar dile getirdiler. Daha sonra devlet arşivleri açıldı ve Özal’ın konuşmaları, mimikleri, enerjisi incelendi. Dışarıdan bir el dokunuyordu. Normal değildi. Bütün bu saldırıların Özalı yıprattığı ve hasta ettiği anlaşıldı. Aynısını aslında yıllardır Erdoğan’a da yapıyorlardı. Bunu anlamak güç oldu ama geç olmadı. Diyanet İşleri Başkanı Görmez hemen bir savunma hattı kurulması emrini verdi. Enerji savaşlarının Dünyada petrol, doğal gaz, madenler üzerinden yapıldığını sanan bizler ilk defa gerçek bir enerji savaşına tanıklık ediyorduk. Erdoğan’ı koruyan mollaların yetiştirdiği talebelerden bazıları danışmanlık vasfı ile yakınında oldu. Bazıları koruma unvanı ile. Ama hepsinin bir amacı vardı. Tam 1000 yıl önce Hugues de Payenin başlattığı savaş devam ediyordu. Cumhuriyetin kurulması ile beraber bir kenara itilen Mollalar ve Medreselerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor, Hacı Bayramı Velilerin, İbni Arabilerin, Gazalilerin eksikliği had safhada hissediliyordu. Cifir ilmi ile Said-i Kürdinin kurulacak olan devletin İslamı ortadan kaldırma girişimi olduğunu anlaması da bir İngiliz oyunu ile örtbas ediliyor, bu ilmi bilen alimler tek tek ortadan kaldırılıyordu. Özellikle Özal’ın ölümünden sonra savunma hattında kimse olmadığını düşünen şeytanın işbirlikçileri bu sefer Erdoğan’ın kellesini istiyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i çok hafife almışlardı. Meydan savaşı olmadan kelle koparacaklarını düşünmüşlerdi. Yanılacaklardı. Mehmet Görmez ve Kürt Mollalar devletin ve ümmetin izzeti için öyle bir savaş vereceklerdi ki, dillere destan bu savaşı sadece ŞEREFİN VE İZZETİN suskun tarihi yazacak ve bu gerçek amel defterleri ile beraber ortaya çıkacaktı. Birileri bunu çıkıp yazmasaydı !
Dünyada İsrail’den sonra en çok Yahudi’nin yaşadığı ülkeyi Amerika veya Avrupa’nın herhangi bir ülkesi sananlar yanılıyordu. En çok Yahudi İRAN’da yaşamaktaydı. Bunu eskiden saklayan, günümüzde ise bunun dillendirilmesinden rahatsızlık duymayan Yahudiler kurdukları ÜÇGEN hat ile Türkiyeyi ortalarına almışlardı. Amerika’dan beddualar geliyor, İranlı mollalar kirli ve kara sözlerle Erdoğan’ı sınıyor, İsrail ise medyanın gücünü kullanarak yıpratma operasyonunu meşru kılarak bir yandan asıl failmiş gibi görünmeye çalışırken diğer taraftan da bu operasyonun üstünü örtüyordu. Bu millet bu operasyonla sadece istihbaratın değil diyanetin de tetikte olması gerektiğini anlayacaktı. Diyanete ayrılan bütçenin, Mehmet Görmez’in medrese mezunu mollalara imamlık hattı tanımak istemesinin, doğudaki diyanet açılımının, kanalın ve radyonun Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in medrese vizyonunda ve bu vizyonun arkasında yatan yaman bir mücadele olduğunu bu millet çok sonra anlayacaktı. Aslında Mehmet Görmez buna hazırlıklıydı. Ve Özal’ın ölümünün bu minvalde araştırılmasını bizzat istemişti. Arka planda bunu nasıl dile getireceğini, medyayı ve hatta Başbakanı nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Ama olaylar öyle gelişti ki Hz. Allah’ın yardımı ile Erdoğan bizzat bu olaylara şahitlik ederek ve hatta bazen olayın MEF’ULU olarak inanmak zorunda kaldı.
17 Aralık darbe girişiminin başarısız olmasından sonra Pensilvanya’dan yapılan bedduayı normal bir beddua sanarak dalga geçenler, animasyon hazırlayanlar, caps yapanlar, yani bizler malesef yine aptalık ettik. Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi. Hem de en tehlikelisi. Bunu daha önce Hz. Süleyman’ın yükselişini önlemek için yapanlar yanlışlıkla Hz. Süleymanın eşlerinden birini öldürmüşlerdi. Ve bu sihir dönüp dolaşarak ritüelin sahibini bulmuştu.
Bütün bu olaylardan sonra böyle bir ritüelin olacağını tahmin eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez yine hazırlıklıydı. Molla Muhammed, Molla Abdullah ve Molla Şirinin önderliğinde 27 aralık gecesi Bitliste bir Norşin medresesinde yaklaşık 100 medrese talebesi ile bir araya geldiler. Yapılan dualar, zikirler ve ritüeller ile bedduaya karşılık verildi. Bu bedduaya karşı bir beddua değildi. Bu bir antivirustu. Bunu en iyi firaset sahibi müminler anlardı. Efendimiz sav’den Hz Ali ve Hz Ebubekire, oradan Geylanilere, Hacı Bayramı velilere, Gazali ve İbni Arabilere, Ebu Vefa Hazretlerine, Somuncu Babalara, Mevlana Siracuddinlere kadar gelen gelenek sadece İslam ve İnsan gerçeği değil, insan ve islamı tıpkı Mevlana ve Şems gibi birbirini tamamlayacak hale getiren ve Devletin bekası için elzem olacak olan bu gerçekti. Cumhuriyet ile ortadan kaldırılmak istenen bu gerçek Hz. Allahın emri ile var olmaya devam edecekti. Bunda şüphesiz hakiki İslam geleneğini ayakta tutan Doğu medreselerinin ve Kürt mollaların yeri büyüktü.
Tahşiye operasyonlarında göz altına alınan Kör Molla Muhammedin tek suçu vardı. O da Cifir ilmine vakıf mollalardan bir tanesiydi. Etrafındakilere akıl almaz şeyler söylüyor, ilginç tarih ve bilgilerden bahsediyordu. Bu bilgiler zamanla kulaktan kulağa aktarılıyor, Pensilvanya dahil bir çok karanlık zümrenin haberdar oluyordu. Kör Molla Muhammedin ortadan kaldırılması dikkat çekecekti. Bunu biliyorlardı. Bu yüzden kumpas kuruldu ve terör örgütü uzantısı suçlaması ile yapılan operasyonda tutuklandılar. Hiç bir haber sitesi veya televizyon buna yer vermedi. Hiç kimsenin haberi olmadı. Herkes günü birlik yaşamaya devam ederken bu operasyonların arkasında Cifir ve Kabala gerçeğini gören birisi vardı. Ama cesaret edemiyordu. Bunu nasıl anlatacaktı devlete? O kişi yine Diyanet İşleri Başkanı Görmezdi. Görmez 17 Aralık operasyonlarından sonra cesaretini toplayarak tek tek bütün olayların analizini bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan’a sundu ve asıl mücadele ondan sonra başladı. Bir yandan saldırı hattındaki Amerika, İsrail ve İran, diğer taraftan Türkiye’nin bekası için yeri geldiğinde Gazali olan, İbn-i Arabi olan Görmez ve Kürt mollalar. Sonunda Kürt mollaların fendi zalimleri yendi. Ve arka planda düşman öyle bir mağlubiyet aldı ki Hz. Allah bu millete adaleti bir kez daha emanet etti.
Yazının daha uzun olması gerektiği kanaatindeyim ama buraya kadar yazdıklarımı siz de takdir edersiniz ki acaba yazsam mı yoksa yazmasam mı minvalinde kaleme aldım. Nitekim yazmak kolaydır belki ama bunun sonuçları olacaktır. Yazdıklarımın sonuçlarına katlanacağım elbet ama bunlar ulu orta söylenecek şeyler değil. Yine de Şevki Yılmaz’ın 1990’lı yıllarda dediği gibi bu açıklamalar insan hayatına mal olur ama Kur’ana dönmek için bu hayat Allah’a satılmıştır.
Ne istihbaratınızı, ne diyanetinizi, ne de medreselerinizi küçümsemeyin. Biz diri bir milletiz. Bizi geçmişimizden kopardıkları için bu yazdıklarım belki size acayip geliyor. Ama 100 yıl önce bu yazdıklarım derslerde öğretilen, anlatılan şeylerdi. Bizi ne Doğu’daki medreselerden, ne Kürt kardeşlerimizden, ne Devletimizden ne de ALLAH’TAN koparmalarına izin vermeyin. Cesur olun. Pısırık olmayın. Şu an savaş devam ediyor. Her gün düşman yeniliyor. Her gün biz şehid veriyoruz. Düşmanın yenilgisi bizim kaybımız olmadığı anlamına gelmiyor. Allaha şükür esefimiz yok ama en büyük kaygımız gün gelip bunlar anlatıldığında milletimizin bunları anlamaması olacaktır. İşte o gün bizim kaybedeceğimiz gün olacaktır.
Bisimit