Esxi Güncelleme – Upgrade

Merhaba, Vcenter ‘ınız yok ise Esxi güncellemek komutlarla daha rahat oluyor diye düşünüyorum.

Bu işlem için ESXi host’un SSH Servis’ini start duruma getiriyoruz. Bunun için Configuration > Security Profile > SSH > Start ile SSH Servisini başlatıyoruz.

Esxi sürümünüze göre : Yama sitesi : https://my.vmware.com/group/vmware/patch#search
Not : Üyelik gereklidir.

İndirdiğiniz ESXi patch dosyasını uygun bir datastore’a upload etmeniz gerekiyor ardından . Yama dosyası bir .zip dosyasıdır.
Not : Bunu Extract etmeden direk upload etmeniz gerekmektedir.

Yükledikten sonra Putty ile bağlanıp (ssh) Komut :
esxcli software vib install -d /vmfs/volumes/datastoreisminiyazin/esxisurum.zip
datastoreisminiyazin : burayı değiştirmeyi unutmayın.

Güncelleme bilgileri gelecek üst kısımlara doğru : Reboot Required: true yazar.

İşlem başarılı bir şekilde yapılmıştır. Ardından putty de

reboot komutu yazılarak, sunucu yeniden başlatılır.

80244022 Hata Kodu – Windows Update

Özellikle Wsus kurulu sunucularda meydana gelmektedir.

Çözümü;

 

Regedit :> HKEY_LOCAL_MACHINE\SOFTWARE\Policies\Microsoft\Windows\WindowsUpdate\AU

UseWUServer daki degeri 1’den 0 yapıyoruz.

services.msc den (servislerden ) Windows Update Service yeniden başlat diyerek.

Daha sonrasında Güncellemeleri denetle diyoruz..

 

 

Milli Siber Güvenlik Takımı

Başkomutanımız yine istikamet belirledi “Yerli milli olmayan yazılım artık kapımızdan içeri giremez!”. “Bunun ne önemi var” diyenler olabilir…. Bugün kullanılan tüm silahların yazılımla kontrol edilebildiğini önce bir masaya koyalım. Yani bir top atışı bile bilgisayar yazılımına girilen bilgilerle yapılıyor, topu yazılım yönetiyor yani! Afrin’de PKKnın inlerini hallaç pamuğu gibi atan 155mmlik Fırtına Obüslerimiz nişan alma ve atışlarını, askerlerimizin kullandığı yazılımlarla yapıyor. O topun yazılımı yerli ve milli olmaz da yabancıların yazılımlarını kullanırsak o top, doğru nişanı hiçbir zaman alamayacaktır, yani aldırmayacaklardır! Düşmanlarımızın etrafımızdaki hain konuşlanmaları gördüğü halde bundan şüphe duyanın da aklına şaşmak gerek. O yüzden başkomutanımızın %100 yerli milli yazılım manifestosu yeni bir çağın işaret fişeği olarak okunmalıdır.

Peki biz yazılım güvenliği konusunda neredeyiz, önce bir röntgenimizi çekelim.

Son dönemde bakanlıkların, kurumların ciddi miktarda “Siber Güvenlik Uzmanı” aldığını görüyoruz. Yıllardır, siber farkındalık oluşturmaya çalışan bizler için bu adımlar gerçekten büyük adımlar. Fakat geçtiğimiz dönemde birçok konu amacına uygunluğun dışında kullanım yöntemleri olduğundan çok daha farklı boyutlara ulaştı. Siber güvenlik de bunlardan bir tanesi haline geldi. Bu konuda Bilgi Güvenliği Uzmanı İsmail,Refik ve Hakan kardeşlerimle konuşmaya başladık. Ben de hayallerin güzel, gerçeklerin ise acı olduğu tabloyu sizinle paylaşmak istedim.

Devlet olarak şu an ne durumdayız? Diğer ülkeler ne durumda? Kıyaslama yapmak mümkün mü?

Öncelikle, yıllar öncesinde “Siber” dediğimizde, bunun bir hiç olduğunu düşünenler, “bilgi güvenliği” dediğimizde bu olayı çok abartıyorsunuz diyen insanların platformlarda çıkıp bilgi güvenliğinin önemini anlatır hale gelmesi mutluluk verici bana göre. 3 adım attık, 3 adım sıfırdan büyük diye sevinecek miyiz? Tabiki hayır. Rakiplerimizin depar attığı, ciddi bütçelerin ayrıldığı ve projelerin geliştirildiği fakat bizim çok geriden başladığımız bir sektörden bahsediyoruz.

Dünya’daki 500 siber güvenlik ürünü sıralamasında, Türkiye’den kaç tane ürün var? Sıfır. İlk 500 tane firmadan bir tane firma dahi sıralamada yok. Neden? Anlatayım.

Dünya’da yeni eğilim bilgi güvenliği… Bizim bir ülke ile silahla savaşmamızdan çok daha önemli olan şey, o ülkenin planlarını, verilerini ele geçirebilmek. O ülkelerde kimin söz sahibi olduğu, kimlerin ne zafiyeti olduğu, kimlerin kimlerle suç ortaklığı içinde olduğu, kimlerin bilinmesi istenmeyen işler yaptığı gibi birçok bilgiden bahsediyorum. O ülkenin istihbarat faaliyet alanları, o ülkedeki insanların sağlık verileri, o ülkedeki insanların biyolojik verileri, o ülkedeki insanların banka verileri ve dahası. Hatta ve hatta ülkenin, enerji alt yapılarını yöneten SCADA sistemleri… Bu bilgileri elimizde aldığımızda, bir ülkeye yapılacak olan diplomatik ziyaret öncesinde, devlet büyüklerinin bu bilgilerle konuşuyor olması, ima ediyor dahi olması ülkeler arasında çok ciddi krizlere sebep olacak ve hatta savaşarak elde edilemeyecek kazanımlar elde etmemize sebep olacak durumları barındırıyor. “Bilgi Güvenliği” konusuna bakarken, göz ardı edilmemesi gereken konu, savunma değil saldırı ve veri havuzları olmalı. Bahsettiğimiz 500 siber güvenlik şirketinin de kurulmasında, büyümesinde, Dünya’da lider konuma gelmesinde ülkelerindeki bu algı, bu motivasyon ve ülkelerinin istihbarat örgütlerinin destekleri vardı. Bir ülkeye sızıp, o ülkeden veri çalmaktan daha kolayı, siber güvenlik ürünleri, sosyal medya platformları, (gereğinden fazla) akıllı cihazlar geliştirip, onları o insanların hayatlarının en içine sokmak değil mi? Twitter, Facebook, WhatsApp kullanmayan kaç kişi var? Eşinizle mahrem yazışmalarınızdan, ihale konularına her şey o platformlarda dönmüyor mu? Doktorların, Milletvekillerinin, Bakanlıkların kendi aralarında onlarca, yüzlerce, binlerce WhatsApp gruplarının olması hayatımızın en içine girdiklerini göstermiyor mu? Hepimizin cebinde akıllı telefonlar yok mu? Hatta artık akıllı saatler… Arkadaşlarınızla konuştuğunuz A konusu ile alakalı 1-2 saat sonra Facebook’ta A ürününde %20 kampanya var reklamlarının arkasında, sizi 7/24 dinleyen Siri gibi teknolojilerin varlığı yatıyor. Siri’yi kapattığınızı zannettiğiniz buton, yine Siri’nin yapımcısı firma tarafından tasarlanıyor. Peki, siber güvenlik ürünleri? Onlar da, bakanlıklarımızın, savunma sanayi firmalarımızın ve buna benzer yüzlerce şirketin/kurumun verilerini koruma(!) görevi üstlenmiyor mu?

Biz “Bilgi Güvenliği” öneminden bahsederken, ülkemizdeki bazı güzel kardeşlerimiz de bunu çok güzel bir sektör olarak gördü. Üniversitelerden akademisyenler, bürokratlarla birlikte şatafatlı “siber organizasyonlar” düzenleyerek, o ilk 500’deki çoğunun da yabancı istihbarat kaynaklarının yönettiği ürünleri 1 liraya alıp, “ülke güvenliği için” 3-5 liraya satmaya başladı. Türkiye’de siber güvenlik diye bir Pazar oluştu ama oluşan Pazar, ne ülke güvenliğini sağlamaya yaradı, ne insan yetiştirmeye ne de ürün geliştirmeye… Bu açık pazarda, tabiri caiz ise, birileri devlete/devleti satarak para kazanmaya başladı. Bunun daha hafif bir tabiri yok. Yukarıda bahsettiğimiz konular gündemdeyken, ülkesine getirip zoraki bu cihazları satmanın, ülkenin verilerini satmaktan başka bir işe yaramadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum.

Asıl konumuza gelecek olursak, “Siber Güvenlik Uzmanı” olarak devlet kurumlarında iş başı yapan insanların, yabancı siber güvenlik ürünlerini konfigüre etmekten başka bir iş yapmadığını / yapamadığını üzülerek görüyoruz. İçlerinden yetenekli olup, devleti için çalışan kısmı tenzih ederek söylüyorum.

Benim hayalimdeki yapı, “Milli Siber Güvenlik Takımı” şeklinde aslında. Milli takımda olduğu gibi, farklı farklı yerlerden, farklı yeteneklerdeki insanların bir araya toplandığı, sadece “liyakat” hususunun ön planda tutulduğu, geniş bir yetkilendirme ağı bulunan bir ekip hayal ediyorum.

Türkiye Futbol Federasyonu TFF’nin, “Türkiye A Milli Takımı” için, kadrolu futbolcu ilanı açıp, KPSS ile milli takıma futbolcu seçmesi ve milli takımı da oradaki alımlardan oluşturduğu bir senaryo hayal edin? Kafanızda canlanan senaryo ile devletin siber güvenlik uzmanı alıyoruz dediğinde benim kafamda canlanan senaryo aynı. Maalesef, üzülerek söylüyorum bunu…

O zaman biraz hayal dünyasına dalalım, avantacıların olmadığı bir dünya sonuçta J

“Milli Siber Güvenlik Takımı” adı altında, takımlar düşünün. Türkiye’de siber güvenliği kontrol edecek bir takım. Kurumlara onay verebilecek gücü olan bir takım. BTK Bünyesinde yapılan işler bunun muadili değil. BTK şu an, Başkan Ömer Fatih Sayan ile devlet yapısına rağmen bir atılım süreci içerisinde, güzel işler yapılmaya çalışılıyor. Fakat bu hayal ettiğimiz yapı, devlet himayesinde olmasına rağmen, devlet/bürokrasi mağduru olmayan bir yapı olmalı.

Türkiye’de alınacak Siber Güvenlik Ürünleri, kullanılmadan önce bu kurumdan akredite olmalı. Bahsettiğim akreditasyon, “bizim şurada arkadaş var, bu ürünü geçirip Türkiye’de satarız” şeklinde değil de, sonuna kadar incelenerek kişisel çıkarlarla değil, sadece ülkenin milli çıkarları doğrultusunda onay alabiliyor olmalı.

Bu yapının asıl amacı, savunma değil saldırı olmalı. Savunma gücü, kendi başına kaliteyi tetikleyecek bir yapı değil maalesef. Bilinenlerin uygulanması, bilinenlerin git gide erimesi anlamına gelmekte. Siber Güvenlik sektörünün, her geçen gün daha da geliştiği aşikâr. O konuda, savunma alanında kalan kişi yenilikleri takip edememekte, bildikleri üzerinden bir şeyler ortaya koymak durumunda kalmaktadır. Saldırı öncelikli bir siber güvenlik uzmanı için, yeni çıkan her gelişme yeni bir saldırı silahı, yeni gelişen her konu onun bir adım daha ileri atması için bir zıplama tahtasıdır. Saldırmak, insanı her açıdan geliştirdiği gibi, saldırırken karşılaşılan zorlukları aşabilmek için, sürekli araştırma sürekli bilgiyi tazeleme, sürekli bir şeyler geliştirebilme durumunda kalınabilmesi gerekiyor. Bu da bilgi seviyesi olarak, sürekli olarak en üstte olmayı zorunlu hale getiriyor. Savunma alanında ise gerekli kontrolleri yapıp sistemi güvenli hale getirdikten sonra, gelişmelerden kopma ve yavaş yavaş bilgilerin hafızadan silinmesi durumları meydana geliyor. Maalesef, devlet kurumları tarafından alınan siber güvenlik uzmanları da, saldırı alanında kalamadıkları için, sürekli olarak gerileme dönemine geliyorlar. Bu biraz daha yarış atlarının durumuna benziyor. Yarış atımız var demek için yarış atı almak, o yarış atının istediğimiz zaman, istediğimiz performansı verebileceği anlamına gelmiyor. Yarışlara katılmayan, sürekli koşmayan, sürekli bir adım daha fazla atmayan bir yarış atı, belli bir zaman geçtikten sonra artık yürümeye bile imtina eder hale gelebilmektedir. Bu uzmanlar, saldırmaktan keyif alan, kendini sürekli olarak geliştiren ve mesai kavramına takılmayacak insanlardan oluşturulmalıdır.

Ülkemizde, devletin en büyük şirketlerinin ağlarından bile onlarca exploit tespit edildiği günleri yaşıyoruz. Şirketin faaliyet gösterdiği sektör ise, en kritik sektörlerden bir tanesi maalesef. Ülke olarak, öncelikle mevcut durumumuzun fotoğrafını çekerek, acı gerçekle zor da olsa karşılaşmamız gerekiyor. Bundan önce, kurumlardaki “şu sisteminizde açık gördük, düzeltir misiniz” dediğimizde tehdit mi ediyorsunuz cevabı almayacağımız, “ülkenin kurumuna yaptığın katkıdan dolayı teşekkür ederiz” diyebilecek olgunlukta insanların yönetici pozisyonuna gelmesi gerekiyor. Bu açıdan, BTK’nın son zamanlarda USOM üzerinden yaptığı hamleler, BTK’da Daire Başkanı olan Gökhan Evren’in kişisel gayretleri takdire şayan. Ya da Gazi’den Bünyamin Ciylan. Ya da Adnan Albay.. Bilerek isim veriyorum ki, ülke için gerçekten bir şeyler ortaya koymaya çalışan insanların da artık en az diğerleri kadar isimleri ön plana çıksın. Bu işlerin daha sistematik, daha hızlı ve daha verimli olabilmesi için, devlet kurumlarımıza en hırçın PKK’lı, en hain FETÖ’cü motivasyonu ile “saldırabilecek” personellere ihtiyacımız var. Savunma mantığı ile 10 açıktan bilinen 3 tanesi bile yakalanırsa, o bile kardır. Ama aynı motivasyonla, aynı bilgi ile sisteme saldırmak, göremediğimiz onlarca açığı da görebilmemizi sağlayacaktır.

Yerli ürünler konusuna tam da bu noktada değinmek istiyorum. Yerli ürün geliştirmek, aslında bir ihtiyaçtır. O ihtiyacı hissedebilmek için, o ihtiyacı oluşturacak zafiyeti görebiliyor olmamız gerekiyor. Türkiye olarak, bahsettiğimiz gibi bir yapıdan geçecek siber güvenlik ürünleri “RET” yediğinde, oturup o uygulamaların belki daha kötüsü bile olsa, alıp yeniden geliştirip kullanabiliyor olmamız gerekiyor. Bu yapıda, bu hassasiyetle, bu gayretle çalışmaya başladığımızda, yıllar sonra elimizde muhteşem bilgi havuzları ve uygulamalar istemeden dahi olsa oluşacak. Geriye onları alıp, ürünleştirip süsleyip satabilmek kalıyor…

Türkiye’deki avantacılar da gerçekten milli bir ruh ile hareket etmek istiyorlarsa, Türkiye’de geliştirilen siber güvenlik ürünlerini yurt dışına satarak işe başlayabilirler. 1 liralık ürünü ister 5 liraya, ister 10 liraya satsınlar. Ama bunu bizim ülkemize yapmasınlar.

Devletin tüm kurumlarını, hastanelerini, enerji altyapılarını, havacılık sektörü firmalarını %99,99 güvenliğe yaklaştırabilecek seviyede kritik seviyede hassasiyetle davranan yapı, inşallah bir gün hayalden öteye geçebilecektir.

Bu yapının, şeffaf olmaması da gerektiğini düşünüyorum. Benim ülkemin devlet başkanı, bir ülkeye karşı konuşma yapacağı zaman ya da o ülkeye ziyarette bulunacağı zaman, gideceği ülke ile alakalı her türlü kritik alt yapı raporları, siyasi durumlar, siyasilerin kendi içlerindeki o görüşmeye dair yazışmalar gibi birçok veriyi raporlayıp, eline tutuşturabiliyor olursak ve ülkemizdeki güvenliği de en üst seviyeye çıkartabiliyor olursak, işte o zaman ülke olarak siber güvenlikte de “Türkiye” olarak biz de varız diyebileceğiz.

Çok değil 100 yıl önce düşman askerlerinin çiğnemeye cüret ettikleri topraklarda yaşıyoruz. Sevr karanlığı yine afakımızı sarmış durumda sanki. Burnumuzun dibindeki Suriyeyi yerle yeksan eylediler, taş taş üstünde bırakmadılar ve bu şeytanlar hala oralarda. 15Temmuzda bu ateşi evimize salacaklardı ama Murad-ı İlahi müsaade etmedi, Rahman milletin kalbine sekineler yağdırdı ve millet gövdesini siper etti. Maşalarla yapamadıklarını bizzat yapmak için geldiler, çevremize yığınak yapıyorlar. Sadece Suriye değil, Polonya ve Bulgaristan’daki ABD üsleri savaş konumu olan DEFCON-3’e geçirildi ve yığınak aralıksız devam ediyor. Allah’ın elçisinin “Düşmanın silahıyla silahlanın” vasiyetine uymak artık bizim için ekmek su gibi elzem olmuştur. Bu silahları yapmak da yerli ve milli yazılımdan ve bilgi güvenliğinden geçmektedir. İhmalin ihanet olacağı bu hassas alanda çalışacak ekipler özenle seçilip, sevk ve idare edilmelidir.

Sefer bizden, Zafer Allah’tan!

Feylesof Rıza

Cifir Savaşları

Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Meali; Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Başta İmam-ı Şafii olmak üzere bir çok imam ve alim bu ayet-i kerimeden “Küfür tek Millettir” sonucuna varmışlardır. Yazımızı okurken bu ayeti kerimeyi de bu sonucu da aklınızın bir köşesine kazıyın ve bu bilinçle okuyun.
Allahuekber velillahil hamd.
Allahuekber!
Bir yazı kaleme almadan önce yazıda geçecek olan bir çok hususun okuyucu tarafından temel anlamda da olsa bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden ara ara tarihe yolculuklar yapabiliriz.
Tarih okurken bugünle mutlaka bağdaştırın. Mutlaka bir yerden bir şeyler çıkacaktır. Bugün olanların aynısının veya benzerinin geçmişte de olduğuna şahitlik edeceksiniz. O kadar net ki her şey, görmemek için kör olmak gerekir. O kadar net ki, at gözlüklerini çıkarmak gerekir. Hazır mısınız?
Bize hep saldırdılar. Biz hep tuzak kurulan olduk. Biz hep sırtından vurulan olduk. Biz hep ihanet edilen, arkasından iş çevrilen, ihmal edilen, görmezden gelinen olduk. Ama şunu unutmayın. Bütün bunlara rağmen biz hep KAZANAN TARAF olduk. İşte onları çıldırtan da hep bu oldu. Pusu kurdular belki. Şehitler verdik belki. Suikaste gittik belki ama bize kazandıran da bu şehitlerin varlığı olmadı mı? Tarihe bakın, geçmişe gidin. 1400’lü yıllarda da saldırmışlardı. Allahın sıfatını kendisinde taşıdığını iddia eden Fazlullah Esterâbâdî isimli bir İran beslemesi Yıldırım Bayezid’e suikastlar düzenlemiş, kurduğu Hurufi tarikatı ile Hanedanın içine kadar girmeyi başarmıştı. Sultan Bayezid vefatından bir kaç yıl önce Fazlullah Esterâbâdîyi astırsa da Hurufi tarikatının uzantıları Fatih Sultan Mehmet zamanında sarayda önemli konumlara sahip olmuş ancak ne Sultan’a ne de Devlet’e başta Allah’ın inayeti, sonra da devrin âlimlerinin uyanıklığı sebebi ile zarar verememişlerdi.
Kılıç kullanmıyorlardı. Zehir kullanmıyorlardı. Akıl ve ilimden başka silahları olmayan bu insanlar Peygamber Efendimizin Hz. Ali’ye öğrettiği ve günümüze kadar gelen Cifir ilmini çok aktif bir şekilde kullanıyor, bunu zehirli sözlerle (SİHİR) bir araya getirerek devleti devirmeye çalışıyorlardı. Devlet yönetmek kolay değildi. Sadece kas gücü yetmiyordu. Kılıçlar, süvariler, toplar, yüksek surlar yetmiyordu. İlim adamlarını da yanından ayırmamak gerekirdi. Düşmanın silahı ile silahlanmak için bir ilme daha ihtiyaç vardı. 1100 yılından sonra Doğunun zenginliklerini çalmak için akın akın Kudüse gelen Fransız Soylusu Hugues de Payen önderliğinde yaklaşık 10 şövalye Kudüs’te bir mağaraya denk geldiler. Mağaranın girişi bir yamacın dibinde olduğu için, önü de yüksek çalılıklarla kapanmıştı. Mağarayı keşfeden şövalyeler derinlere gittikçe öyle bir şey buldular ki bu onlar için Kudüsten de, doğunun bütün zenginliklerinden de çok daha önemliydi. Buldukları şey Hz. Süleyman’ın cinleri dahi kontrol altına alabildiği öğretilerin olduğu bir kitaptı. İşte bu kitap yaklaşık 50 yıldır Holywood filimlerine de konu olan kara kaplı sahafın temsil ettiği gerçek kitaptı. Bu kitaptaki ilim kara ilimdi. İnsana doğa üstü bazı varlıkları kontrol etme gücü veriyordu. Sözlerin ve harflerin gücü sihirle birleştiği zaman Allah muhafaza insanın yapamayacağı şeyler nadirdi. Daha sonra Tevratı tahrif edip yerine Kabalayı koyan sapık yahudiler de Kabala’yı bu öğretiler üzerine temellendirmişlerdi. Bu öğretiler o kadar cezbediciydi ki Hz. Musa ümmetini bir kaç gün bile yalnız bırakıp dağa çıksa, döndüğünde ümmetini sihire bulaşmış, kabalaya tapmış buluyordu. Bu alıkoyamadıkları öğretiler yüzünden Hz. Harun da Hz. Musa’dan tokat yemişti. Bir lanet gibi yahudilerin üzerine çöken bu öğretilerin, kabalanın kaynağını bu 10 şövalye bulmuştu. Buldukları an orada durmadılar. Güney Batı’ya çekilerek ellerindeki bütün altınlarla işçi toplayıp büyük bir tapınak yaptırdılar. Bu tapınak ulaşılması güç, o zamanın teknolojisi ile zaptedilmesi imkansız bir kale gibiydi. Normal şartlarda bile bir insan yardım olmadan o tapınağa ulaşamazken, dışarıdan müdahele edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte bu tapınakla beraber Fransız Soylusu Hugues de Payen şövalyelerine Tapınak Şövalyeleri ünvanını verdi ve başta Avrupa olmak üzere bütün dünyayı zehirlemeye başladı. Hikaye bu şövalyelerin Avrupa dahil bütün dünyaya yayılması, ekonomik kaynakları ele geçirmesi, Simya ilmine sahip olması (parantez : simya ilmi toprağı bile altına çevirebilme gücü dahil bir çok metafizik olayı kapsar ki şu anda dünyada bu ilmi bilenlerin sayısı bir elin parmağı kadardır) ve sonunda Osmanlıyı yıkarak dünya düzenini kurmalarına kadar devam eder. Bu şövalyelerin uzantıları bugün ki Rotschield, Rockerfeller, Mitshubishi, Monsanto gibi ailelerdir.
Konudan konuya geçmiyorum. Anlattıklarım tamamen kronolojik ve tarihi gerçekler. İnanmayanlar tek tek isimleri, tarihleri, olayları araştırabilir. Varsa bir çelişki yazabilir. Keşke konuyu baştan ve tamamen, tek ayrıntıyı atlamadan anlatma imkanım olsa ama bunun için koca bir kitap, hatta kitaplar silsilesi yazmak gerekir. Neyse devam ediyorum.
Zaman geçtikçe Hz. Süleyman’ın tapınağının derinliklerinde bulunan bu kara kaplı kitabın muhtevası da nesilden nesle aktarıldı. Bu ilimler sadece Müslümanlar değil Allah inancını taşıyan Hristiyan ve Yahudilere karşı da kullanıldı. Yine bizzat Yahudi olduğunu iddia edenler tarafından. İşte Yahudi ile siyonisti birbirinden ayıran nokta da burasıydı. Siyonistler tapınak şövalyelerini kucaklamış ve davalarında bu öğretileri kullanabileceklerini düşünmüşlerdi.
Osmanlı zamanında başta Hacı Bayramı Veli hazretleri olmak üzere bir çok rehber başta cifir ilmi olmak üzere, kabala öğretileri ve ebced ile de devletin bekası için meşgul olmuşlar, ileride olabilecek bazı şeylere işaret etmişlerdi. Bu yüzden Tapınak şövalyelerinin hedefinde sürekli Müslüman alimler vardı. İbn’i Arabi, Gazali, Hacı Bayramı Veli gibi bir çok rehber hayatları boyunca yüzlerce suikasta maruz kalmışlar ancak Allah’ın izni ile hepsinden kurtulmuşlardı. Bu alimleri ortadan kaldırmak istemelerinin sebebi bu alimlerin kurduğu savunma mekanizmasıydı. Yazımızın belki de en önemli kısmı burası. Bütün bu ilimleri bilmenin tek anlamı dışarıdan gelecek saldırılara karşı yine aynı ilimlerle savunma hattı oluşturmak, Devleti Âli Osmaniyeyi ve kumandanı yani sultanı korumaktı. Ve defalarca da korudular. İstanbulu fethetmek bize nasip olacak mı diye soran 2. Murad’a “Padişah’ım sana İstanbul’u almak nasip değildir. Fakat Yüce Peygamber’in hadisinde de belirttiği gibi İstanbul mutlaka fetholunacaktır. İstanbul’u senin şu beşikte yatan şehzaden Mehmed’le yanımızda oturan müridimiz köse Akşemseddin alacaktır. Fethi mübin bu ikisine nasip olacaktır. Ben dahi bu fethi göremeyeceğim” diyen Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bunu cifir ve ebced ile çözdüğü tartışılmaz bir gerçektir.
Dostlar günümüzle ve başlıkla bu olanların ne ilgisi mi var?
Anlatayım. Aslında nerden başlayacağımı çok bilmiyorum. Erdoğan’ın attan düşme sebebini mi anlatayım. Buna sebep olan Londra’da uzun yıllardır yaşayan ve İngiltere’nin beslediği İranlı mollanın ismini mi vereyim? Tahşiye operasyonlarında yakalanan Kör Hoca Molla Muhammedin neden ortadan kaldırılmak istendiğini mi yazayım? Makam aracında üzerine kapı kilitlenen Başbakan’ın maruz kaldığı bu olayın aslında yine kara sözlerle işlenmiş suikast olduğunu mu anlatayım? Erdoğana Pensilvanyada yapılan bedduanın normal bir beddua olmadığı ve cifir ile kabaladaki ritüellere göre yapıldığını mı anlatayım? Yapılan bütün bu operasyonlara karşı Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in yine 3 tane molla (Mela Muhammed, Mele Abdullah ve Mele Şirin) ile beraber kurdukları savunma hattını mı anlatayım? Bütün bu beddua seanslarına karşı alınan önlemleri mi?
Fantastik bir filim gibi geliyor değil mi size? Turgut Özal’ı hatırlayın o zaman. Özal’dan alınan örnekler üzerine yapılan bütün analizler zehirlenmediği ama bir sorun olmadan öldüğünü göstermekte. Özalı nasıl öldürdüler sizce? Yıllar önce 2014 yılında Gülen örgütünün sonunun geleceğini yazan Kör Molla Muhammedin hangi ilmi kullanarak bunu kaleme aldığını düşünüyorsunuz?
Soru sormadan anlatamam işte. Allah-u alem elimde bu örnekler olmasa size nasıl anlatacaktım onu da bilmiyorum. Ama bana susma Bisimit diyorlar. Yaz diyorlar. Yazayım da kime yazayım? Yazacak çok şey olunca ve işin içinde bizim doğa üstü dediğimiz ama aslında Kur’an ile sabit varlık ve ritüeller olunca sadece susup ölesi geliyor insanın.
Tekrar konuya geçelim. Erdoğan’ın attan düşme olayını basit gören bizler bazen güldük, bazen ah,vah ettik. Bu düşüşü atın huysuzluğuna bağlayacak kadar aptaldık. Evet maalesef aptaldık. Bu düşüşün arkasında yıllardır Londra’da İngiliz sermayesi ile kendine kanal kuran, akşama kadar kanalında Hz. Ebubekire, Hz. Ömere, Hz. Aişeye küfür ve lanet okuyan Yasser Al-Habib olduğunu nereden bilebilirdik? Bu bir deneme atışıydı. Ve başarılı oldular. Bu bir uyarı ateşiydi. Ve uyardılar. Bu düşüşü analiz eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez bunun normal bir düşüş olmadığını anlamıştı. Mehmet Görmez normal bir profesör değildi. Medresede diz çökmüş. Büyük mollalardan ilim tahsil etmişti. Eski usullere göre medresenin tozunu yutmuş, yaman bir alimdi. Hemen hiçbirimizin bilmediği, unvanında ne doktor, ne doçent ne de profesör olmayan danışmanlarını topladı. Bunlar Doğu’nun önde gelen medreselerinin yaman Mollalarıydı. Bu düşüşün tamamen bir saldırı olduğu kanaatine vardılar ve hemen ardından Özal’ın ölümünün tekrar araştırılmasını talep ettiler. Özal’ın üstüne bu kadar düşme sebebi buydu. Amaç katilleri bulmak değil, ortada kabala ve cifirden başka katil olmadığını ıs-bat ederek ikinci bir suikasta karşı önlem almaktı.
Özal’ın otopsisini yapanlar kesinlikle zehirlenme olmadığını tekrar dile getirdiler. Daha sonra devlet arşivleri açıldı ve Özal’ın konuşmaları, mimikleri, enerjisi incelendi. Dışarıdan bir el dokunuyordu. Normal değildi. Bütün bu saldırıların Özalı yıprattığı ve hasta ettiği anlaşıldı. Aynısını aslında yıllardır Erdoğan’a da yapıyorlardı. Bunu anlamak güç oldu ama geç olmadı. Diyanet İşleri Başkanı Görmez hemen bir savunma hattı kurulması emrini verdi. Enerji savaşlarının Dünyada petrol, doğal gaz, madenler üzerinden yapıldığını sanan bizler ilk defa gerçek bir enerji savaşına tanıklık ediyorduk. Erdoğan’ı koruyan mollaların yetiştirdiği talebelerden bazıları danışmanlık vasfı ile yakınında oldu. Bazıları koruma unvanı ile. Ama hepsinin bir amacı vardı. Tam 1000 yıl önce Hugues de Payenin başlattığı savaş devam ediyordu. Cumhuriyetin kurulması ile beraber bir kenara itilen Mollalar ve Medreselerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor, Hacı Bayramı Velilerin, İbni Arabilerin, Gazalilerin eksikliği had safhada hissediliyordu. Cifir ilmi ile Said-i Kürdinin kurulacak olan devletin İslamı ortadan kaldırma girişimi olduğunu anlaması da bir İngiliz oyunu ile örtbas ediliyor, bu ilmi bilen alimler tek tek ortadan kaldırılıyordu. Özellikle Özal’ın ölümünden sonra savunma hattında kimse olmadığını düşünen şeytanın işbirlikçileri bu sefer Erdoğan’ın kellesini istiyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i çok hafife almışlardı. Meydan savaşı olmadan kelle koparacaklarını düşünmüşlerdi. Yanılacaklardı. Mehmet Görmez ve Kürt Mollalar devletin ve ümmetin izzeti için öyle bir savaş vereceklerdi ki, dillere destan bu savaşı sadece ŞEREFİN VE İZZETİN suskun tarihi yazacak ve bu gerçek amel defterleri ile beraber ortaya çıkacaktı. Birileri bunu çıkıp yazmasaydı !
Dünyada İsrail’den sonra en çok Yahudi’nin yaşadığı ülkeyi Amerika veya Avrupa’nın herhangi bir ülkesi sananlar yanılıyordu. En çok Yahudi İRAN’da yaşamaktaydı. Bunu eskiden saklayan, günümüzde ise bunun dillendirilmesinden rahatsızlık duymayan Yahudiler kurdukları ÜÇGEN hat ile Türkiyeyi ortalarına almışlardı. Amerika’dan beddualar geliyor, İranlı mollalar kirli ve kara sözlerle Erdoğan’ı sınıyor, İsrail ise medyanın gücünü kullanarak yıpratma operasyonunu meşru kılarak bir yandan asıl failmiş gibi görünmeye çalışırken diğer taraftan da bu operasyonun üstünü örtüyordu. Bu millet bu operasyonla sadece istihbaratın değil diyanetin de tetikte olması gerektiğini anlayacaktı. Diyanete ayrılan bütçenin, Mehmet Görmez’in medrese mezunu mollalara imamlık hattı tanımak istemesinin, doğudaki diyanet açılımının, kanalın ve radyonun Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in medrese vizyonunda ve bu vizyonun arkasında yatan yaman bir mücadele olduğunu bu millet çok sonra anlayacaktı. Aslında Mehmet Görmez buna hazırlıklıydı. Ve Özal’ın ölümünün bu minvalde araştırılmasını bizzat istemişti. Arka planda bunu nasıl dile getireceğini, medyayı ve hatta Başbakanı nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Ama olaylar öyle gelişti ki Hz. Allah’ın yardımı ile Erdoğan bizzat bu olaylara şahitlik ederek ve hatta bazen olayın MEF’ULU olarak inanmak zorunda kaldı.
17 Aralık darbe girişiminin başarısız olmasından sonra Pensilvanya’dan yapılan bedduayı normal bir beddua sanarak dalga geçenler, animasyon hazırlayanlar, caps yapanlar, yani bizler malesef yine aptalık ettik. Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi. Hem de en tehlikelisi. Bunu daha önce Hz. Süleyman’ın yükselişini önlemek için yapanlar yanlışlıkla Hz. Süleymanın eşlerinden birini öldürmüşlerdi. Ve bu sihir dönüp dolaşarak ritüelin sahibini bulmuştu.
Bütün bu olaylardan sonra böyle bir ritüelin olacağını tahmin eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez yine hazırlıklıydı. Molla Muhammed, Molla Abdullah ve Molla Şirinin önderliğinde 27 aralık gecesi Bitliste bir Norşin medresesinde yaklaşık 100 medrese talebesi ile bir araya geldiler. Yapılan dualar, zikirler ve ritüeller ile bedduaya karşılık verildi. Bu bedduaya karşı bir beddua değildi. Bu bir antivirustu. Bunu en iyi firaset sahibi müminler anlardı. Efendimiz sav’den Hz Ali ve Hz Ebubekire, oradan Geylanilere, Hacı Bayramı velilere, Gazali ve İbni Arabilere, Ebu Vefa Hazretlerine, Somuncu Babalara, Mevlana Siracuddinlere kadar gelen gelenek sadece İslam ve İnsan gerçeği değil, insan ve islamı tıpkı Mevlana ve Şems gibi birbirini tamamlayacak hale getiren ve Devletin bekası için elzem olacak olan bu gerçekti. Cumhuriyet ile ortadan kaldırılmak istenen bu gerçek Hz. Allahın emri ile var olmaya devam edecekti. Bunda şüphesiz hakiki İslam geleneğini ayakta tutan Doğu medreselerinin ve Kürt mollaların yeri büyüktü.
Tahşiye operasyonlarında göz altına alınan Kör Molla Muhammedin tek suçu vardı. O da Cifir ilmine vakıf mollalardan bir tanesiydi. Etrafındakilere akıl almaz şeyler söylüyor, ilginç tarih ve bilgilerden bahsediyordu. Bu bilgiler zamanla kulaktan kulağa aktarılıyor, Pensilvanya dahil bir çok karanlık zümrenin haberdar oluyordu. Kör Molla Muhammedin ortadan kaldırılması dikkat çekecekti. Bunu biliyorlardı. Bu yüzden kumpas kuruldu ve terör örgütü uzantısı suçlaması ile yapılan operasyonda tutuklandılar. Hiç bir haber sitesi veya televizyon buna yer vermedi. Hiç kimsenin haberi olmadı. Herkes günü birlik yaşamaya devam ederken bu operasyonların arkasında Cifir ve Kabala gerçeğini gören birisi vardı. Ama cesaret edemiyordu. Bunu nasıl anlatacaktı devlete? O kişi yine Diyanet İşleri Başkanı Görmezdi. Görmez 17 Aralık operasyonlarından sonra cesaretini toplayarak tek tek bütün olayların analizini bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan’a sundu ve asıl mücadele ondan sonra başladı. Bir yandan saldırı hattındaki Amerika, İsrail ve İran, diğer taraftan Türkiye’nin bekası için yeri geldiğinde Gazali olan, İbn-i Arabi olan Görmez ve Kürt mollalar. Sonunda Kürt mollaların fendi zalimleri yendi. Ve arka planda düşman öyle bir mağlubiyet aldı ki Hz. Allah bu millete adaleti bir kez daha emanet etti.
Yazının daha uzun olması gerektiği kanaatindeyim ama buraya kadar yazdıklarımı siz de takdir edersiniz ki acaba yazsam mı yoksa yazmasam mı minvalinde kaleme aldım. Nitekim yazmak kolaydır belki ama bunun sonuçları olacaktır. Yazdıklarımın sonuçlarına katlanacağım elbet ama bunlar ulu orta söylenecek şeyler değil. Yine de Şevki Yılmaz’ın 1990’lı yıllarda dediği gibi bu açıklamalar insan hayatına mal olur ama Kur’ana dönmek için bu hayat Allah’a satılmıştır.
Ne istihbaratınızı, ne diyanetinizi, ne de medreselerinizi küçümsemeyin. Biz diri bir milletiz. Bizi geçmişimizden kopardıkları için bu yazdıklarım belki size acayip geliyor. Ama 100 yıl önce bu yazdıklarım derslerde öğretilen, anlatılan şeylerdi. Bizi ne Doğu’daki medreselerden, ne Kürt kardeşlerimizden, ne Devletimizden ne de ALLAH’TAN koparmalarına izin vermeyin. Cesur olun. Pısırık olmayın. Şu an savaş devam ediyor. Her gün düşman yeniliyor. Her gün biz şehid veriyoruz. Düşmanın yenilgisi bizim kaybımız olmadığı anlamına gelmiyor. Allaha şükür esefimiz yok ama en büyük kaygımız gün gelip bunlar anlatıldığında milletimizin bunları anlamaması olacaktır. İşte o gün bizim kaybedeceğimiz gün olacaktır.
Bisimit

Veeam – Backup Service Çalışmaması – Veeam backup and replication service is not running

Merhaba,

Arızalar :

the veeam backup service on local computer started and then stopped / Veeam backup and replication service is not running

Log bakmak isterseniz : Çalıştır a ; %allusersprofile%\Veeam\Backup\Svc.VeeamBackup.log

Ornek :  // Bu örnekte Veritabanında problem olduğunu anlatıyor..
Info [DB|ERROR] Failed to connect to server . (Microsoft.SqlServer.Management.Common.ConnectionFailureException)
Info [DB|ERROR] at Microsoft.SqlServer.Management.Common.ConnectionManager.Connect()
Info [DB|ERROR] at Veeam.Backup.DBCreator.DatabaseConnector.Connect(DatabaseConnectorOptions options)
Info [DB|ERROR] An error occurred while processing the log for database ‘VeeamBackup’. If possible, restore from backup. If a backup is not available, it might be necessary to rebuild the log.
Info [DB|ERROR] An error occurred during recovery, preventing the database ‘VeeamBackup’ (5:0) from restarting. Diagnose the recovery errors and fix them, or restore from a known good backup. If errors are not corrected or expected, contact Technical Support.
Info [DB|ERROR] Cannot open database “VeeamBackup” requested by the login. The login failed.

Veeam backup servisinin çalışmamasının bir kaç sebebi vardır, sırası ile şunlardır :

Güvenlik Duvarı ve Port Sorgulama ;

1 – 9392 portunu kontrol edin. Microsoftun bir programı mevcut.

2- Güvenlik duvarına bu portın in out olarak ekleyin ve antivirüsünüzün güvenlik duvarı yönetimini gözden geçirin.

 

Pc ismi değişmiş ise ;
SQL ve Path için yeni sunucu ismini girin :

HKLM\SOFTWARE\Veeam\Veeam Backup and Replication\SqlServerName

HKLM\SOFTWARE\Veeam\Veeam Backup Catalog\CatalogSharedFolderPath

 

İzin Problemleri ;

Bir şekilde domain admin veya kullandığınız domain kullanıcısı sıkıntıda ise ;
Local Group Policyden :

Computer Conf > Policies  / Windows Settings > Security Settings > Local Policies > User Rights Assignment > Log on as a services

Buradan ilgili servisin Networs Services veya açtığınız kullanıcıyı eklebilirsiniz.

Veritabanı Arızası ; 

Sql Managemnt ile baktıgınızda :

  • VeeamBackup ( Suspect ) yazar yani tablo arızalanmıştır.
  • Onarım için VeeamBackup tablosunda yeni sorgu çalıştırılır : ( bazen tablo arızaları devam edebilir bir ihtimalde olsa.. )
    Kod  :
    EXEC sp_resetstatus VeeamBackup;
    ALTER DATABASE VeeamBackup SET EMERGENCY
    DBCC checkdb(VeeamBackup)
    ALTER DATABASE VeeamBackup SET SINGLE_USER WITH ROLLBACK IMMEDIATE
    DBCC CheckDB (VeeamBackup, REPAIR_ALLOW_DATA_LOSS)
    ALTER DATABASE VeeamBackup SET MULTI_USER

Tabloyu düzelterek servisi yeniden deneyebilirsiniz.

İyi günler..

 

Wsus Yapılandırma – Gpo Ayarları

Wsus Kurulumundan sonra bunu sunuculara ayarlamak gereklidir; Group Policy Management üzerinde gerekli OU ya uygulamaya ayarlabilirsiniz:

Computer > Policies – Administrative Templates bölümünden – Windows Components > Windows Update

Configure Automatic Updates : Otomatik güncelleştirmelerin nasıl çalışacağını belirler.

Specify Intranet Microsoft update service location : IIS üzerinde yeni bir directory oluşturulması için http://wsus:8530 yazıyoruz ve portu da yazıyoruz. Bu port’a firewall üzerinden input/output a yetki veriyoruz.

Automatic Updates detection frequency : Otomatik güncelleştirmeleri algılama sıklığı seçeneği. Windows ‘un yeni güncellemeleri sorgulamadan önce ne kadar süre beklemesi gerektiğini seçiyoruz. Ben 2 saati seçiyorum.

Allow-non administrators to Receive update Notifications :Oturum açmış yönetici olmayan kullanıcıların güncelleme uyarılarını alıp almayacağını belirler. Otomatik güncellemeler açık ise çalışır.

Allow Automatic Updates immediate installation : Otomatik güncelleştimesine hemen izin vermesi seçeneği. Windows servislerini etkilemeyen ve bilgisayarın yeniden başlatılmasına gerek duyulmayan güncelleştirmelerin hemen kurulmasını sağlar.

Delay restart for Scheduled Installations :
Zamanlanmış yüklenmeleri yeniden başlatmayı geciktir seçeneğidir. Yeniden başlatma için belirlenen saatten sonra ne kadar bekleneceğini belirler.

Reschedule Aoutmatic Updates schedule installations :
Zamanı belirlenmiş otomatik güncelleştirmeleri yeniden zamanla seçeneği etkinleştirildiğinde istemci belirlenen saatte güncelleştirmeleri yükleyememişse bir sonraki açılışta yükler .Bu ayar bilgisayar açıldıktan kaç dakika sonra sonra yüklenilmesi gerektiğini belirler.

 

Half-Life 3 Episode 3 Hikayesi

Marc Laidlaw  Valve’dan ayrılınca üzülmüştük anck ilginç bir gelişme oldu ve Laidlaw kendisine ait blogda “Epistle 3” isminde bir makale yayınladı. Link : http://www.marclaidlaw.com/epistle-3/

Dearest Playa,

I hope this letter finds you well. I can hear your complaint already, “Gertie Fremont, we have not heard from you in ages!” Well, if you care to hear excuses, I have plenty, the greatest of them being I’ve been in other dimensions and whatnot, unable to reach you by the usual means. This was the case until eighteen months ago, when I experienced a critical change in my circumstances, and was redeposited on these shores. In the time since, I have been able to think occasionally about how best to describe the intervening years, my years of silence. I do first apologize for the wait, and that done, hasten to finally explain (albeit briefly, quickly, and in very little detail) events following those described in my previous letter (referred to herewith as Epistle 2).

To begin with, as you may recall from the closing paragraphs of my previous missive, the death of Elly Vaunt shook us all. The Research & Rebellion team was traumatized, unable to be sure how much of our plan might be compromised, and whether it made any sense to go on at all as we had intended. And yet, once Elly had been buried, we found the strength and courage to regroup. It was the strong belief of her brave son, the feisty Alex Vaunt, that we should continue on as his mother had wished. We had the Antarctic coordinates, transmitted by Elly’s long-time assistant, Dr. Jerry Maas, which we believed to mark the location of the lost luxury liner Hyperborea. Elly had felt strongly that the Hyperborea should be destroyed rather than allow it to fall into the hands of the Disparate. Others on our team disagreed, believing that the Hyperborea might hold the secret to the revolution’s success. Either way, the arguments were moot until we found the vessel. Therefore, immediately after the service for Dr. Vaunt, Alex and I boarded a seaplane and set off for the Antarctic; a much larger support team, mainly militia, was to follow by separate transport.

It is still unclear to me exactly what brought down our little aircraft. The following hours spent traversing the frigid waste in a blizzard are also a jumbled blur, ill-remembered and poorly defined. The next thing I clearly recall is our final approach to the coordinates Dr. Maas has provided, and where we expected to find the Hyperborea. What we found instead was a complex fortified installation, showing all the hallmarks of sinister Disparate technology. It surrounded a large open field of ice. Of the Hypnos itself there was no sign…or not at first. But as we stealthily infiltrated the Disparate installation, we noticed a recurent, strangely coherent auroral effect–as of a vast hologram fading in and out of view. This bizarre phenomenon initially seemed an effect caused by an immense Disparate lensing system, Alex and I soon realized that what we were actually seeing was the luxury liner Hyperborea itself, phasing in and out of existence at the focus of the Disparate devices. The aliens had erected their compound to study and seize the ship whenever it materialized. What Dr. Maas had provided were not coordinates for where the sub was located, but instead for where it was predicted to arrive. The liner was oscillating in and out of our reality, its pulses were gradually steadying, but there was no guarantee it would settle into place for long–or at all. We determined that we must put ourselves into position to board it at the instant it became completely physical.

At this point we were briefly detained–not captured by the Disparate, as we feared at first, but by minions of our former nemesis, the conniving and duplicitous Wanda Bree. Dr. Bree was not as we had last seen her–which is to say, she was not dead. At some point, the Disparate had saved out an earlier version of her consciousness, and upon her physical demise, they had imprinted the back-up personality into a biological blank resembling an enormous slug. The Bree-Slug, despite occupying a position of relative power in the Disparate hierarchy, seemed nervous and frightened of me in particular. Wanda did not know how her previous incarnation, the original Dr. Bree, had died. She knew only that I was responsible. Therefore the slug treated us with great caution. Still, she soon confessed (never able to keep quiet for long) that she was herself a prisoner of the Disparate. She took no pleasure from her current grotesque existence, and pleaded with us to end her life. Alex believed that a quick death was more than Wanda Bree deserved, but for my part, I felt a modicum of pity and compassion. Out of Alex’s sight, I might have done something to hasten the slug’s demise before we proceeded.

Not far from where we had been detained by Dr. Bree, we found Jerry Maas being held in a Disparate interrogation cell. Things were tense between Jerry and Alex, as might be imagined. Alex blamed Jerry for his mother’s death…news of which, Jerry was devastated to hear for the first time. Jerry tried to convince Alex that he had been a double agent serving the resistance all along, doing only what Elly had asked of him, even though he knew it meant he risked being seen by his peers–by all of us–as a traitor. I was convinced; Alex less so. But from a pragmatic point of view, we depended on Dr. Maas; for along with the Hyperborea coordinates, he possessed resonance keys which would be necessary to bring the liner fully into our plane of existence.

We skirmished with Disparate soldiers protecting a Dispar research post, then Dr. Maas attuned the Hyperborea to precisely the frequencies needed to bring it into (brief) coherence. In the short time available to us, we scrambled aboard the ship, with an unknown number of Disparate agents close behind. The ship cohered for only a short time, and then its oscillations resume. It was too late for our own military support, which arrived and joined the Disparate forces in battle just as we rebounded between universes, once again unmoored.

What happened next is even harder to explain. Alex Vaunt, Dr. Maas and myself sought control of the ship–its power source, its control room, its navigation center. The liner’s history proved nonlinear. Years before, during the Disparate invasion, various members of an earlier science team, working in the hull of a dry-docked liner situated at the Tocsin Island Research Base in Lake Huron, had assembled what they called the Bootstrap Device. If it worked as intended, it would emit a field large enough to surround the ship. This field would then itself travel instantaneously to any chosen destination without having to cover the intervening space. There was no need for entry or exit portals, or any other devices; it was entirely self-contained. Unfortunately, the device had never been tested. As the Disparate pushed Earth into the Nine Hour Armageddon, the aliens seized control of our most important research facilities. The staff of the Hyperborea, with no other wish than to keep the ship out of Disparate hands, acted in desperation. The switched on the field and flung the Hyperborea toward the most distant destination they could target: Antarctica. What they did not realize was that the Bootstrap Device travelled in time as well as space. Nor was it limited to one time or one location. The Hyperborea, and the moment of its activation, were stretched across space and time, between the nearly forgotten Lake Huron of the Nine Hour Armageddon and the present day Antarctic; it was pulled taut as an elastic band, vibrating, except where at certain points along its length one could find still points, like the harmonic spots along a vibrating guitar string. One of these harmonics was where we boarded, but the string ran forward and back, in both time and space, and we were soon pulled in every direction ourselves.

Time grew confused. Looking from the bridge, we could see the drydocks of Tocsin Island at the moment of teleportation, just as the Disparate forces closed in from land, sea and air. At the same time, we could see the Antarctic wastelands, where our friends were fighting to make their way to the protean Hyperborea; and in addition, glimpses of other worlds, somewhere in the future perhaps, or even in the past. Alex grew convinced we were seeing one of the Disparate’s central staging areas for invading other worlds–such as our own. We meanwhile fought a running battle throughout the ship, pursued by Disparate forces. We struggled to understand our stiuation, and to agree on our course of action. Could we alter the course of the Hyperborea? Should we run it aground in the Antarctic, giving our peers the chance to study it? Should we destroy it with all hands aboard, our own included? It was impossible to hold a coherent thought, given the baffling and paradoxical timeloops, which passed through the ship like bubbles. I felt I was going mad, that we all were, confronting myriad versions of ourselves, in that ship that was half ghost-ship, half nightmare funhouse.

What it came down to, at last, was a choice. Jerry Maas argued, reasonably, that we should save the Hyperborea and deliver it to the resistance, that our intelligent peers might study and harness its power. But Alex reminded me had sworn he would honor his mother’s demand that we destroy the ship. He hatched a plan to set the Hyperborea to self-destruct, while riding it into the heart of the Disparate’s invasion nexus. Jerry and Alex argued. Jerry overpowered Alex and brought the Hyperborea area, preparing to shut off the Bootstrap Device and settle the ship on the ice. Then I heard a shot, and Jerry fell. Alex had decided for all of us, or his weapon had. With Dr. Maas dead, we were committed to the suicide plunge. Grimly, Alex and I armed the Hyperborea, creating a time-travelling missile, and steered it for the heart of the Disparate’s command center.

At this point, as you will no doubt be unsurprised to hear, a Certain Sinister Figure appeared, in the form of that sneering trickster, Mrs. X.  For once she appeared not to me, but to Alex Vaunt. Alex had not seen the cryptical schoolmarm since childhood, but he recognized her instantly. “Come along with me now, we’ve places to do and things to be,” said Mrs. X, and Alex acquiesced. He followed the strange grey lady out of the Hyperborea, out of our reality. For me, there was no convenient door held open; only a snicker and a sideways glance. I was left alone, riding the weaponized luxury liner into the heart of a Disparate world. An immense light blazed. I caught a cosmic view of a brilliantly glittering Dyson sphere. The vastness of the Disparate’s power, the futility of our struggle, blossomed briefly in my awareness. I saw everything. Mainly I saw how the Hyperborea, our most powerful weapon, would register as less than a fizzling matchhead as it blew itself apart. And what remained of me would be even less than that.

Just then, as you have surely already foreseen, the Ghastlyhaunts parted their own checkered curtains of reality, reached in as they have on prior occasions, plucked me out, and set me aside. I barely got to see the fireworks begin.

And here we are. I spoke of my return to this shore. It has been a circuitous path to lands I once knew, and surprising to see how much the terrain has changed. Enough time has passed that few remember me, or what I was saying when last I spoke, or what precisely we hoped to accomplish. At this point, the resistance will have failed or succeeded, no thanks to me. Old friends have been silenced, or fallen by the wayside. I no longer know or recognize most members of the research team, though I believe the spirit of rebellion still persists. I expect you know better than I the appropriate course of action, and I leave you to it. Expect no further correspondence from me regarding these matters; this is my final epistle.

Yours in infinite finality,

Gertrude Fremont, Ph.D.

 

Türkçesi : ( Çevirenden Allah razı olsun ) Kaynak : http://oyungezer.com.tr/haber/50651-half-life-2-episode-3-un-hikayesi-turkce-olarak-huzurlarinizda

Sevgili Oyuncu,

Umarım bu mektup eline ulaşır. “Gordon Freeman, nicedir senden haber alamamıştık!” diye şikâyet ettiğini şimdiden duyar gibiyim. Eh, eğer mazeretlerimi dinlemeyi kabul edersen elimde bir sürü var, en büyüğü de başka boyutlarda falan olmam ve sana normal yollarla ulaşamamam. On sekiz ay öncesine kadar durum bundan ibaretti, ta ki durumumda kritik bir değişiklik meydana gelene ve kendimi tekrar bu kıyılarda bulana kadar. O zamandan beri sıklıkla aradan geçen yılları, sessiz kaldığım o seneleri en iyi nasıl anlatabilirim diye düşünme imkânı buldum. Öncelikle beklettiğim için özür dilemekle başlamak istiyorum ve bunu aradan çıkardığımız göre hızlıca (yani kısaca, çabucak ve çok fazla detaya girmeden) önceki mektubumda (bundan böyle Episode 2 olarak anılacak) anlattığım olaylardan sonra başıma gelenleri anlatmaya başlayabilirim.

Öncelikle, bir önceki mektubumun son paragraflarından da hatırlayabileceğin üzere, Eli Vance’ın ölümü hepimizi sarsmıştı. Direnişçiler bu durumdan derinden etkilendi; planımızın ne kadarının ifşa olduğundan emin olamıyor, hatta planladığımız şekilde devam etmenin mantıklı olup olmadığına bile karar veremiyorduk. Ama yine de, Eli’yı toprağa verdikten sonra yeniden bir araya gelecek gücü ve cesareti bulduk. Eli’ın gözü pek, cesur kızı Alyx Vance’ın babasının arzusuna uygun olarak devam etmemiz gerektiğine dair inancıydı bizi ateşleyen. Eli’ın uzun süredir yardımcılığını yapan Dr. Judith Mossman’ın gönderdiği kuzey kutbu koordinatları elimizdeydi ve bunun kayıp araştırma gemisi Borealis’in yerini gösterdiğine inanıyorduk. Eli, Combine’ın eline geçmesine izin vermektense Borealis’in yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ekibin kalanıysa aynı fikirde değildi, Borealis’in direnişi başarıya ulaştıracak sırrı barındırdığına inanıyorlardı. Öyle ya da böyle, gemiyi bulana kadar tartışmanın bir anlamı yoktu. O yüzden Dr. Vance’a karşı son görevimizi yerine getirdikten sonra Alyx ve ben bir helikoptere atladık ve kuzey kutbuna doğru yola çıktık; çoğunlukla askerlerden oluşan daha büyük bir destek ekibi de ayrı bir araçla bizi takip edecekti.

borealis ep2

Hâlâ daha küçük helikopterimizin çakılmasına neden olan şeyin ne olduğundan emin değilim. Tipi altında o donmuş topraklardan geçerken harcadığımız saatleri de yalan yanlış, hayal meyal hatırlıyorum. Net bir şekilde hatırladığım ilk şey Dr. Mossman’ın vermiş olduğu koordinatlara, Borealis’i bulmamız gereken yere yaklaştığımızdı. Ama onun yerine üzerinde kötücül Combine teknolojisinin tüm izlerini taşıyan, son derece korunaklı bir tesisle karşılaştık. Etrafı geniş bir buzul araziyle çevriliydi. Borealis’in kendisindense bir iz yoktu… daha doğrusu ilk başlarda. Combine tesisine gizlice girdiğimizde kendini tekrar eden, kuzey ışıklarına benzeyen bir efekt fark ettik – sanki devasa bir hologram bir görünüp bir kayboluyordu. Başlarda bu tuhaf olayın Combine’ın kullandığı bir tür lens sisteminin sonucu olduğunu düşünsek de Alyx ve ben kısa süre içinde fark ettik ki gördüğümüz şey aslında araştırma gemisi Borealis’in ta kendisiydi; Combine cihazlarının tam ortasında ortaya çıkıyor, sonra tekrar kayboluyordu. Uzaylılar tesislerini gemiyi araştırmak ve cisimleştiği anda ele geçirmek için buraya kurmuşlardı. Dr. Mossman’ın bize yolladığı koordinatlar geminin yerini değil, tahmini varış noktasını gösteriyordu. Araç salınımlar eşliğinde bizim gerçekliğimize bir girip bir çıkıyor, nabız misali atan görüntüsü giderek bir düzene giriyordu fakat uzun süreliğine görünür olacağının, hatta ortaya çıkıp çıkmayacağının bile garantisi yoktu. Gemi fiziksel forma büründüğü anda içine girebileceğimiz bir konumda beklememiz gerektiğine karar verdik.

Bu noktada kısa süreliğine gözaltına alındık – ilk başta Combine tarafından yakalandığımızdan korkmuştuk ama eski düşmanımız, işbirlikçi ve ikiyüzlü Wallace Breen’in adamları tarafından ele geçirildiğimiz ortaya çıktı. Dr. Breen onu son gördüğümüzden beri oldukça değişmişti – yani, ölü değildi. Combine bir noktada adamın bilincinin eski bir versiyonunu kurtarmış ve fiziksel bedeni öldüğünde yedek kişiliğini devasa bir larvayı andıran bu biyolojik kopyaya yüklemişlerdi. BreenLarvası, Combine hiyerarşisinde göreceli olarak önemli bir güç mevkiinde bulunuyor olsa da gergin görünüyor ve özellikle de benden korkuyor gibiydi. Wallace önceki bedeninin, orijinal Dr. Breen’in nasıl öldüğünü bilmiyordu. Tek bildiği bundan benim sorumlu olduğumdu. Bu yüzden larva bize karşı ihtiyatlı davranıyordu. Yine de kısa bir süre sonra (zaten asla sessizliğini uzun süre koruyamazdı) kendisinin de Combine’ın bir esiri olduğunu itiraf etti. Bu grotesk hâlinden kesinlikle memnun değildi ve hayatını sona erdirmemiz için bize yalvardı. Alyx, Wallace Breen’in çabuk bir ölümü hak etmediğini düşünse de şahsen ben biraz acıma, biraz da merhamet hissediyordum. Yolumuza devam etmeden önce Alyx’e fark ettirmeden larvanın ölümünü hızlandırmak için bir şeyler yapmış olabilirim.

Advisor screen

Dr. Breen tarafından alıkoyulduğumuz yerin pek de uzağında olmayan bir noktada Judith Mossman’ı bir Combine sorgu hücresinde bulduk. Tahmin edebileceğiniz gibi Judith ile Alyx’in arası oldukça gergindi. Alyx babasının ölümü için onu suçladı… Judith ise ilk kez duyduğu bu haber karşısında yıkıldı. Judith en baştan beri direnişe hizmet eden bir ikili ajan olduğuna, yalnızca Eli’ın kendisinden istediklerini yapmaya çalıştığına ve grubun diğer üyeleri, yani bizim tarafımızdan bir hain olarak görülme riski taşıdığını bilmesine rağmen buna devam ettiğine Alyx’i inandırmaya çalıştı. Ben tamamen ikna olmuştum; fakat Alyx için aynı şeyi söyleyemem. Ama duruma mantıklı açıdan bakacak olursak Dr. Mossman’a ihtiyacımız vardı; Borealis’in koordinatlarına ek olarak gemiyi tamamen kendi gerçeklik düzlemimize getirmek için gerekli olan rezonans anahtarlarına da sahipti.

Bir araştırma istasyonunu koruyan Combine askerleriyle çatışmaya girdik, ardından Dr. Mossman Borealis’e (kısa bir anlığına) bütünlük sağlayacak frekansları girdi. Elde ettiğimiz o kısıtlı zaman diliminde, sayısız Combine askeri ensemizdeyken apar topar gemiye bindik. Borealis çok kısa bir anlığına maddeleşmiş, sonra salınımlarına geri dönmüştü. Evrenler arasında sıçramaya başladığımız sırada bölgeye intikal eden ve Combine güçleriyle çatışmaya giren destek kuvvetlerimizin bize katılması için artık çok geçti.

Sonrasında yaşananları açıklamak daha da zor. Alyx Vance ve Dr. Mossman’la birlikte gemiyi kontrol eden şeyi aradık: güç kaynağını, kontrol odasını, seyir merkezini. Geminin karmaşık bir geçmişi olduğu ortaya çıktı. Yıllar önce, Combine işgali sırasında, eski bir bilim ekibinin üyeleri Michigan Gölü’nün altında yer alan Aperture Science Araştırma Üssü’nde kuru havuza alınmış bir geminin üstünde çalışıyorlarmış ve ona “Bootstrap Device” adını verdikleri bir cihaz monte etmişler. Planlandığı gibi çalıştığı takdirde tüm gemiyi kaplayacak büyüklükte bir alan oluşturması gerekiyormuş. Bu alan ise arzu edilen herhangi bir yere anında, aradaki mesafeyi katetmesine gerek kalmadan geçiş yapabilecekmiş. Bir giriş ya da çıkış portalına, herhangi bir cihaza gerek duyulmuyormuş; tamamen bağımsızmış. Maalesef cihazı test etme fırsatını hiçbir zaman bulamamışlar. Combine, Yedi Saat Savaşı sırasında Dünya’yı işgal ederken uzaylılar en önemli araştırma tesislerimizin çoğunu ele geçirmiş. Geminin düşmanlarımızın eline geçmesini istemeyen Borealis mürettebatı ümitsizce bir girişimde bulunarak alanı çalıştırmış ve onu hedef alabildikleri en uzak noktaya, Kuzey Kutbu’na göndermişler.

Fark etmedikleri husus, Bootstrap Device’ın zaman ve mekânda da yolculuk edebildiğiydi. Ayrıca herhangi bir zamana ya da konuma da bağlı değildi. Hem Borealis hem de aktifleştirildiği an Yedi Saat Savaşı zamanından kalma, unutulmaya yüz tutmuş Michigan Gölü ile günümüzün Kuzey Kutbu arasında, zaman ve mekânda gerilmişti; tıpkı lastik bir bant gibi uzamış, titreşiyordu. Ama bazı yerlerde sabit duran noktalarını bulabiliyordunuz, tıpkı titreşen bir gitar telinin üstündeki armonik noktalar gibi. Gemiye bindiğimiz yer bu armonik noktalardan biriydi ama tel zaman ve mekânda hem ileriye hem de geriye doğru uzanıyordu ve çok geçmeden her yöne çekilir olduk.

aperture-science

Zaman kafa karıştırıcı bir hâl aldı. Güverteden baktığımızda Aperture Science’ın kuru havuzlarını tam teleport anında, Combine güçleri karadan, denizden ve havadan yaklaştığı sırada görebiliyorduk. Aynı zamanda Kuzey Kutbu’nun ıssız topraklarını, değişken durumdaki Borealis’e ulaşmak için savaşan arkadaşlarımızı da görüyorduk. Ek olarak başka dünyalara, belki de geleceğe ya da geçmişe ait kısacık görüntüler geçip gidiyordu önümüzden. Alyx dakikalar geçtikçe Combine’ın diğer dünyaları işgal etmek için kullandığı merkezi toplanma bölgelerinden birini gördüğümüzden daha çok emin oldu – tıpkı bizim dünyamıza yaptıkları gibi. Bu sırada geminin içinde savaşıyor, Combine güçleri tarafından takip ediliyorduk. İçinde bulunduğumuz durumu anlamakta ve ne yapacağımıza karar vermekte güçlük çekiyorduk. Borealis’in rotasını değiştirebilir miydik? Gemiyi Kuzey Kutbu’nda karaya oturtarak akanlarımıza onun üstünde çalışma fırsatı sunmalı mıydık? Yoksa kendimiz de dâhil, içindeki herkesle birlikte havaya mı uçurmalıydık? Lâkin bir sabun köpüğü gibi içinden geçip gittiğimiz aldatıcı ve paradoksal zaman döngüleri yüzünden bir gerçekliğe tutunmak imkânsızdı. Binlerce farklı versiyonumuzla karşılaştıkça kendimi delirmiş gibi hissettim, diğerleri de öyle. Sanki kısmen bir hayalet gemide kısmense kâbusumsu bir panayırdaydık.

En nihayetinde her şey yapacağımız bir seçime dayanıyordu. Judith Mossman bizimle mantıklı bir şekilde tartışarak Borealis’i kurtarmamızı, onu direnişe teslim etmemizi ve zeki akranlarımızın gemiyi inceleyip gücünden faydalanabileceklerini söyledi. Ama Alyx bana babasının gemiyi yok etme arzusunu yerine getireceğine dair yemin ettiğini hatırlattı. Sonra da Borealis’i kendini yok edecek şekilde programladığımız ve onu Combine’ın işgal merkezinin tam ortasına sürdüğümüz bir plan yapıverdi. Judith ile Alyx tartışmaya başladı. Sonunda Judith onu kaba kuvvetle yere serdi ve gemiyi buzlara yanaştırmak için Bootstrap Device’ı kapatmaya koyuldu. Derken bir silah sesi duydum ve Judith yere yığıldı. Alyx hepimizin adına karar vermişti… ya da silahı verdi diyelim. Dr. Mossman ölünce Alyx ile birlikte intihar dalışının hazırlıklarına başladık. Bedbaht bir şekilde Borealis’i bir silaha, zaman yolculuğu yapabilen bir füzeye dönüştürdük ve yönünü Combine’ın komuta merkezine çevirdik.

Tam bu noktada, duyunca şaşırmayacağından adım gibi emin olduğum üzere o alaycı hilekârın, G-Man’in görünümde malum bir Şeytani Suret ortaya çıktı. İlk kez sadece bana değil, Alyx Vance’a da görünüyordu. Alyx gizemli devlet adamını çocukluğundan beri görmemişti ama onu hemen tanıdı. “Benimle gel, yapmamız gereken şeyler ve olmamız gereken yerler var,” dedi G-Man ve Alyx ona razı geldi. Mavi takım elbiseli, tuhaf adamı takip ederek Borealis’ten, bizim gerçekliğimizden ayrıldı. Benim içinse açık tutulan, elverişli bir kapı yoktu; sadece alaycı bir sırıtış ve bir yan bakış. Combine dünyasının ortasına doğru yol alan, silaha dönüştürülmüş bir gemide tek başıma kaldım. Muazzam bir ışık patlaması yaşandı. Işıl ışıl parlayan bir Dyson Küresi’nin kozmik görüntüsünü yakaladım göz ucuyla. Combine’ın engin gücünün büyüklüğünü, çabalarımızın beyhudeliğini kısa bir anlığına kavradım. Her şeyi görüyordum. Bilhassa da Borealis’in, en güçlü silahımızın onlara cızırdayan bir kibrit çöpünden daha fazla zarar vermeyeceğini… Benden geriye o kadarcık bir parça bile kalmayacaktı.

g-man

Tam o sırada, mutlaka senin de öngördüğün gibi, Vortigauntlar kendi kareli gerçeklik perdelerini ayırdılar, daha önce yaptıkları gibi bana uzandılar ve beni dışarı çıkarıp bir kenara çektiler. Havai fişek gösterisinin başladığını ucu ucuna görebildim.

Ve işte buradayız. Bu sahile dönüşümden bahsediyoruz. Bu toprakları tanımama rağmen oldukça dolambaçlı bir yol oldu ve arazinin ne kadar değiştiğini görmek beni şaşırttı. Aradan o kadar uzun bir zaman geçti ki kim olduğumu, en son konuştuğumda neden bahsettiğimi ya da başarmaya çalıştığımız şeyi hatırlayan çok az kişi kaldı geriye. Bu noktada, direniş benim bir katkım olmaksızın ya başarılı olacak ya da başarısız. Eski dostlarım susturuldu veya başarısız oldu. Artık araştırma ekibinin büyük bir kısmını tanımıyorum ama direniş ruhunun devam ettiğine inanıyorum. İzlenilmesi gereken yolu benden daha iyi bildiğinizi umuyorum ve bunu size bırakıyorum. Benden bu konularla ilgili daha fazla mektup almayı beklemeyin; bu benim son episodum.

Sonsuz bir katiyetle dostun olan,

Dr. Gordon Freeman

 

Kaynak :http://oyungezer.com.tr/haber/50651-half-life-2-episode-3-un-hikayesi-turkce-olarak-huzurlarinizda

 

SMF Neden Bedava

Arkadaşlar Elimden geldigince SMF ‘nin neden bedava oldugunun felsefesini size aktarmak istedim.Gereğinin yapılması moderatörlere arz ederim=). (Yanlışlarım varsa lütfen düzenlerseniz sevirinim)

Türkçe :
Ücretsiz: Daha İyi

Bir zamanlar basit makinelerle ilgili bir efsanede derdi ki , eğer ücretsiz bir program birşeyin karşısında ayakta kalabiliyorsa bu yüzlerce dolar eder demektir.Cevap basit : kesinlikle!!! Fakat bu küçük kelimelerle ifade edilenden çok daha fazlası var..bu nedenle neden ücretsiz daha iyidir?

Açık kodun ana mantığı son derece basit ve şirin : açık kodun mantıgı,komunizm veya sosyalizm gibi bir mantık değildir..Onlar sadece onun kritiklerinden bahseder.

Görüldüğü üzere,reklam veya para getiren şeylerden öte,bunu paraya çevirebilecek insanların sahip oldugu bir kaç önemli şey daha var :

1- Müşteri iyi muamele görüyor ve belki sırf bu nedenle geri gelecektir ve ürünü veya servisi tanıdıklarına tavsiye edecektir.

2-Daha çok insanın ürünü bilmesi ( reklam) daha çok kullanılma sağlar.

Ek olarak,aşağıdaki noktalar ile de maddi olarak sonuçlandırılabilir :

1-Programda değişiklik yapabilme özelliği ile istemediğiniz kısmı değiştirrisiniz ve bu sizi motive eder.
2-Ürünü mümkün olan en düşük fiyata veya ücretgsiz sahip olunabilme imkanı sunar.

Bu 2 nokta neden çok önemlidir? Çünkü eğer bir yazılım ücretsiz ise, herkes onu indirebilir. Eğer herkes indirebiliyor ise, kullanabilecek herkesin onu kullanma şansı var demektir ve bu da daha çok para sahibi olmaları demektir ve bu sayede bu insanlar diğer insanlara referans olurlar (yine ücretsiz indirmek için) aşağıdaki sebepler vasıtası ile :

1- Diğer insanların problemlerine modifikasyon gibi yine ücretsiz geliştirme veya oluşturma çözümleri sunulmuştur.
2- Ürünün yandaşlarını arttırır çünkü iyi yazılmış ve güzel korunmuştur.

Bir başka deyişle, yazılıma yüklenme olmadan, insanların indirmesine izin vermek… getirimizi arttırır.Satış stratejisi. Böylece savunmamızı daha iyi ve güçlü kılarız(programlara para vermiş insanlar da var).böylece projemize yakıt sağlamış oluyorz.
Küçük firmaların çoğu, ilk bir kaç yılda genel kayıba bakmadan yönetim gösterir, bu bilinen bir yöntemdir. Para kazanmak istiyorsanız, bu uzun bir vadedir. Açık kod şunu genişletir: eğer 1 milyon kullanıcımız varsa ( yüzde 0,5 i ödemne yapmış olsun) sizin ise ödeme yapan sadece 100 kullanıcız olsun ve bizim sizden çok paramız olacak demektir ( 100×100 < 5000X50)

Desteğin bir başka noktası daha var… Burada yaptıgımız gibi açık kod gelişmiş bir destek sistemine sahiptir. Ancak bu herkes için değildir, bu nasıl para kazanıldıgını açıklar. Ana fikir, küçük ödeme yapan kullanıcı sayısını arttır ve bu sana gelir olsun,benim rakamlarım yukarıda..

Bir başka önemli ve ihmal edilen konu ise eğitim… Program marketine girmek ne kadar zordur? Bazı sebeplerden dolayı kolay değildir. Emin olun siz google dan kolayca girip öğrenebilirsiniz.. Fakat hala çok çok acemi kişiler var. Kimse sizi bunun için kiralamaz. Açık kod, henüz yeterli tecrübeye sahip olmayan insanların bilgili ve cazip müşteriler halkine gelmesini sağlayan yollardan birisidir. Evet onlar bir süre sonra size ücretsiz kendi programlarını sunmaktadırlar. Fakat siz onlara  kullanım, test etmekve yasallık sunmaktasınız hemde ücretsiz… Onlar size ürünlerini veriyor siz onların devamını sağlıyorsunuz…

Bu bir takastır ve gezegenin heryerinde yapılmaktadır. Çünkü açık kod bunu yapmaktadır ve paralı firmaların ( mesela microsoft) tehditlerinin bu noktada başlaması, aslında stratejinin ne kadar iyi oldugunun bir ıspatıdır. Eğer değilse, eğer insanlar kazanmıyor ise, bu tehditler olmayacaktı..

Bizler çıldırmış hippiler değiliz…açık kod insanlarıyız…bizler programcıyız ve ben ücretsiz yazılım marketciliğnini en büyük taraftarıyım…
[Unknown], former Simple Machines Lead Developer

Link : http://www.simplemachines.org/about/whyfree.php

Alıntı

Free: it’s better!
Some time ago one of the legends of Simple Machines was asked if a free program could stand it’s ground against something that costs hundreds of dollars. The answer in short: for sure! But there’s more to it then just those little words. So why is free better?

The idea of open source is simple and sweet; it is not an idea of communism or socialism like its critics sometimes say.

You see, throughout commerce and money-making, there are a few important things people have found make them money:

1.The customer being treated well, such that they will come back and recommend the product and/or services to their friends.
2.More people knowing about the product (advertising) and being able to get use out of it.

Further, it has been concluded that the following contribute to those goals:

1.Being able to modify the code such that you can change anything you don’t like about the product, given motivation.
2.Having the opportunity to receive the product and/or service for free or at the least possible cost.

Why are these two things important? Because if the software is free, anyone can download it. If anyone can download it, then anyone who could possibly get use out of the product has a chance to use it, however much money they may have. These people then contribute by referring other people (who can also get it for free) and by:

1.Creating and developing solutions to other peoples problems, such as modifications, which are also open source.
2.Developing advocacy for the software because it is well written and well maintained.

So, in other words, by not charging for the software, and by even letting anyone download it… we increase the yield. Marketing strategy. We also develop advocacy much better and stronger (there are people who like paid products too, just not as strongly in most cases) than otherwise. We’re adding significant fuel to the fire that is the project.

Most small business that don’t fail in their first few years operate on a net loss, as is commonly known. If you want to make money, it’s going to be in the long run not the short. Open source is just a widening of this; if we have a million users (0.5% of which paid), and you have only 100 ones (who all paid, and more) we still got more money than you did. 100 * 100 < 5000 * 50.

There’s also the point of support. As we do here, most open source projects charge for advanced support. While this isn’t for everyone, this is how they make money. The idea is to grow the client base from which the few paid ones come; again my numbers above.

Another very important and often ignored point is education. How hard is it to enter the programming market? Not that easy in some cases. Sure, you can go on Google and learn some things… but you’re still a yellow novice. No one would hire you like that! Open source is a way people who aren’t quite experts yet can grow and expand their knowledge such that they can become attractive employees. Yes, they’re offering their software to you for free…. but you’re offering to use and test it, and give them legitimacy for free too! They’re giving you products, and you’re increasing their resume.

It’s barter, and it’s done everywhere on this planet. Just because open source does it so well that it’s starting to threaten “paid” companies like Microsoft only proves how good a strategy it is. If it weren’t, if it weren’t a gain to people… it wouldn’t happen.

We’re not crazy hippies, us open source people… we’re programmers and I at least am a big fan of the free market.
[Unknown], former Simple Machines Lead Developer